Son dönemde Orta Doğu'da yaşanan çalkantılar ve bölgesel çatışmalar, İran İslam Cumhuriyeti rejiminin iç ve dış politikasında önemli bir dönüm noktası yaratmış gibi görünüyor. Uzmanlar, İsrail-Hamas savaşı gibi gerilimlerin, Tahran'ın otoritesini pekiştirmesine ve iç muhalefeti bastırmasına olanak tanıdığını belirtiyor. Ancak bu güçlenme, rejimi yeni bir ikilemle karşı karşıya bırakıyor: uluslararası toplumla uzlaşma arayışına girmek mi, yoksa bölgesel krizleri kendi stratejik çıkarları doğrultusunda sonuna kadar kullanmak mı?
Kaynak haberin de işaret ettiği gibi, Benjamin Netanyahu ve Donald Trump gibi liderlerin İran halkını özgürleştirmek adına başlattığı iddia edilen politikalar, beklenenin aksine rejimin elini güçlendirmiş durumda. Özellikle Devrim Muhafızları Ordusu (DMO) tarafından uygulanan baskıcı politikalar, protestoların ardından yaşanan katliamların hafızasıyla birleşince, halktaki isyan ruhunu sindirmiş görünüyor. İranlı yetkililer, tıpkı Pers mitolojisindeki zalim kral Zahhak'ın omuzlarındaki yılanları beslemek için her gün iki insan beyni talep etmesi gibi, vatandaşlarını idam etmeye devam ederek korku iklimini sürdürüyor.
ABD'nin "maksimum baskı" stratejisi ve ağır yaptırımlar, İran ekonomisini derinden etkilese de, rejimin siyasi yapısını sarsmak yerine, onu daha da konsolide etme sonucunu doğurdu. Bu politikalar, halkın yaşam koşullarını kötüleştirirken, rejimin dış tehdit söylemini güçlendirmesine ve içerdeki muhalif sesleri "dış güçlerin maşası" olarak etiketlemesine zemin hazırladı. Böylece, Trump'ın vaat ettiği "özgürleşme" yerine, İran halkı için daha fazla yoksulluk ve baskı ortaya çıktı.
İkilem: Anlaşma mı, Fırsatçılık mı?
Tahran'ın önündeki ilk seçenek, uluslararası toplumla, özellikle de Batılı ülkelerle bir uzlaşma arayışına girmektir. Nükleer anlaşma (JCPOA) görüşmelerinin yeniden canlandırılması, İran'ın ekonomik yaptırımlardan kurtulmasını ve uluslararası ticarete entegre olmasını sağlayabilir. Bu durum, rejime ekonomik bir nefes alma alanı sunarken, içerdeki toplumsal hoşnutsuzluğu bir nebze olsun azaltma potansiyeli taşır. Ancak bu yol, rejimin ideolojik duruşu ve bölgesel nüfuz hedefleriyle çelişebilir.
Diğer seçenek ise, bölgedeki mevcut krizleri ve istikrarsızlığı kendi lehine kullanarak bölgesel gücünü daha da pekiştirmektir. İran, vekil güçleri (Hizbullah, Haşdi Şabi, Husiler gibi) aracılığıyla "direniş ekseni"ni güçlendirerek İsrail ve ABD'nin bölgedeki etkisini sınırlamayı hedefleyebilir. Gazze, Yemen, Lübnan ve Irak'taki gelişmeler, Tahran'a bu stratejiyi uygulama konusunda yeni fırsatlar sunmaktadır. Bu yaklaşım, rejimin ideolojik temellerine daha uygun olsa da, bölgedeki gerilimi daha da tırmandırma ve uluslararası izolasyonu artırma riskini barındırır.
Bölgesel ve Uluslararası Etkiler
İran'ın bu ikilem karşısındaki tercihi, sadece kendi geleceğini değil, tüm Orta Doğu'nun istikrarını da etkileyecektir. Yaptırımlar ve yanlış ekonomik politikalar nedeniyle İran'da enflasyon, işsizlik ve yoksulluk oranları alarm verici seviyelere ulaşmış durumda. Halkın büyük bir kesimi ekonomik sıkıntılarla boğuşurken, rejimin iç baskıyı artırması, gelecekte yeni toplumsal patlamaların fitilini ateşleyebilir. Bu durum, Tahran'ı hem içeride hem dışarıda zorlu bir denge politikası izlemeye itiyor.
İran'ın bölgesel politikaları ve nükleer programı, Türkiye'nin Ortadoğu'daki stratejik çıkarları açısından da büyük önem taşımaktadır. Enerji güvenliği, bölgesel güvenlik ve ticari ilişkiler bağlamında Türkiye, İran'daki gelişmeleri yakından takip etmektedir. Tahran'ın atacağı adımlar, bölgedeki güç dengelerini yeniden şekillendirirken, Türkiye'nin kendi bölgesel stratejilerini de etkileyecektir. İran rejiminin bu kritik yol ayrımında hangi yolu seçeceği, sadece kendi kaderini değil, tüm bölgenin geleceğini belirleyecek anahtar bir faktör olarak öne çıkmaktadır.



