Hayatımın elimden kayıp gideceği gün, İspanyol yönetmen Coixet'nin son filmi 'Tres adioses'i (Üç Veda) hatırlayabilmeyi umuyorum. Bir dondurma yemek, bir bitkiyi okşamak, sığırcıkların uçuşuyla dans etmek ve bir öpücük istemek. Bizi çevreleyen, bazen o kadar da küçük olan güzellik karşısında hayran kalmak. Ondan beslenmek. Onunla nefes almak.
Potansiyel olarak ölümcül bir hastalığın teşhisi karşısında kimse nasıl tepki vereceğini önceden bilemez. Bir anda mantık geri plana itilir ve duygular kontrolü ele alır. Bir arkadaşım, zorlu bir teşhis aldığında, neyse ki ciddi olmayan bir trafik kazası geçirdi.
Başka bir arkadaşım ise etrafındaki baharı hayranlıkla izledi ve her şey kötü gitse bile, en azından iyi bir hayat yaşadığı sonucuna vardı. O an, mesleki hırslarını, kişisel çekişmeleri veya hatta onu çok endişelendiren dünyanın siyasi gidişatını düşünmedi. Sadece sevme ve sevilme fırsatına sahip olduğundan emindi. Bu yeterliydi. Her şey buydu.
Bazıları hayatını kaçınılmaz sonu düşünerek geçirir; bazıları ise ani bir ölüm için dua eder, mümkünse uykusunda olsun ki bilinçli olarak yüzleşmek zorunda kalmasın. Kimileri ölülerinden kopamaz ve 19. yüzyıldaki ölü sonrası fotoğrafçılık geleneğindeki gibi, onları sokaklarda görmeye veya evde hissetmeye devam eder. Diğerleri ise İspanyol yazar Cervantes'in Don Kişot'undaki şu söze sarılır: "Ölü mezara, diri ekmeğe." (Yani, ölen ölür, kalan yaşar ve hayat devam eder.)
Hayat ve ölüm varoluşumuzda iç içe geçer. Ölümsüzlüğümüzün bilinçaltı fikriyle yaşarız, oysa hayatın her nefesini sıkıp çıkarabileceğimiz yer, işte bu sonun farkındalığıdır. Bir dondurmanın tadını çıkarmak, bir çiçeği okşamak, bir öpücük istemek… veya Coixet'nin bir filmiyle duygulanmak.



