Eski ABD Başkanı Donald Trump döneminde Uluslararası Ceza Mahkemesi (UCM) yargıçlarına yönelik başlatılan ve onları "ilerici" olmakla ve ABD'ye kendi gündemlerini dayatmakla suçlayan sert kampanya, uluslararası hukuk camiasında derin endişelere yol açtı. Özellikle Trump yönetimi, UCM'nin Afganistan'daki ABD askerlerinin olası savaş suçlarını soruşturma kararı almasının ardından, mahkemeyi ve yetkililerini hedef alan yaptırımlar ve geniş çaplı bir medya saldırısı başlatmıştı. Bu adımlar, uluslararası hukukun üstünlüğü ve çok taraflı işbirliği prensipleri açısından ciddi tartışmaları beraberinde getirirken, Barselona'daki Pompeu Fabra Üniversitesi'nden (UPF) uluslararası ilişkiler ve uluslararası hukuk uzmanı Pablo Pareja gibi isimler tarafından da yakından takip edildi.
Trump Yönetiminin UCM'ye Yönelik Saldırıları ve Arka Planı
Donald Trump'ın başkanlığı döneminde, ABD'nin uluslararası kurumlara ve anlaşmalara yönelik genel şüpheci tutumu, Uluslararası Ceza Mahkemesi ile ilişkilerde zirveye ulaştı. Trump, UCM yargıçlarını "solcu" veya "ilerici" olarak niteleyerek, ABD'nin egemenliğini tehdit eden ve Amerikan çıkarlarına aykırı bir gündemi dayatmaya çalışan bir yapı olarak resmetme çabasına girdi. Bu retorik, özellikle UCM Başsavcılığı'nın, Afganistan'da ABD askerleri ve CIA görevlileri tarafından işlenmiş olabilecek savaş suçları ve insanlığa karşı suç iddialarını soruşturma kararı almasıyla daha da sertleşti.
ABD yönetimi, bu soruşturmayı engellemek amacıyla 2020 yılında UCM Başsavcısı Fatou Bensouda ve diğer üst düzey yetkililere karşı yaptırımlar uygulama kararı aldı. Bu yaptırımlar, ilgili kişilerin ABD'deki mal varlıklarının dondurulmasını ve ABD'ye seyahat etmelerinin yasaklanmasını içeriyordu. Washington, bu adımlarla UCM'yi Amerikan egemenliğine bir tehdit olarak gördüğünü ve kendi vatandaşlarını uluslararası bir mahkemede yargılatmayacağını açıkça ortaya koydu. Bu durum, uluslararası hukuk camiasında büyük tepkiyle karşılandı ve birçok ülke tarafından kınandı.
Uluslararası Ceza Mahkemesi'nin Misyonu ve ABD'nin Tarihsel Tutumu
Uluslararası Ceza Mahkemesi, soykırım, insanlığa karşı suçlar, savaş suçları ve saldırı suçu gibi en ciddi uluslararası suçları işleyen kişileri yargılamak amacıyla 2002 yılında kuruldu. 1998 tarihli Roma Statüsü ile temelleri atılan mahkeme, uluslararası adaletin sağlanması ve cezasızlığın sona erdirilmesi için hayati bir rol oynamaktadır. Dünya genelinde 123 ülkenin taraf olduğu Roma Statüsü, UCM'nin yargı yetkisini ve işleyişini belirlemektedir.
Ancak ABD, UCM'nin kuruluşundan bu yana mahkemeye karşı mesafeli bir tutum sergiledi. Roma Statüsü'nü imzalamasına rağmen hiçbir zaman onaylamayan ABD, kendi vatandaşlarının UCM tarafından yargılanma ihtimaline karşı ulusal egemenlik endişelerini dile getirdi. 2002 yılında yürürlüğe giren "Amerikan Servis Üyelerini Koruma Yasası" (American Service-Members' Protection Act), ABD'nin UCM'ye karşı duruşunun yasal bir ifadesi olarak kabul edilir. Bu yasa, ABD askerlerinin UCM tarafından yargılanması durumunda askeri müdahale yetkisi dahi tanımaktadır ve halk arasında "Lahey İşgal Yasası" olarak da bilinir.
Uluslararası Tepkiler ve Hukukun Üstünlüğü Tartışması
Trump yönetiminin UCM'ye yönelik yaptırımları, uluslararası toplumda geniş çaplı kınamalara neden oldu. Avrupa Birliği, Birleşmiş Milletler ve birçok uluslararası hukuk kuruluşu, ABD'nin bu adımlarının uluslararası hukukun üstünlüğüne ve çok taraflı sisteme zarar verdiğini belirtti. Uzmanlar, bu tür baskıların UCM'nin bağımsızlığını zayıflatarak, uluslararası adalet mekanizmalarının işleyişini sekteye uğratabileceği konusunda uyarılarda bulundu. UPF'den Pablo Pareja gibi isimler, ABD'nin bu tutumunun, uluslararası hukukun evrensel uygulanabilirliği ilkesine ciddi bir darbe vurduğunu ve diğer ülkelerin de benzer tutumlar sergilemesinin önünü açabileceğini vurguladı.
Biden yönetimi göreve geldikten sonra Trump dönemindeki yaptırımları kaldırmış olsa da, ABD'nin UCM'ye yönelik temel çekinceleri devam etmektedir. Washington, hala Roma Statüsü'nü onaylamamış olup, kendi vatandaşlarının UCM yargı yetkisi altına girmesine karşı duruşunu korumaktadır. Bu durum, ABD'nin uluslararası hukuka ve adalete yaklaşımında köklü bir değişim yerine, daha çok diplomatik ton ve yöntem farklılığına işaret etmektedir.
Türkiye de, Roma Statüsü'nü imzalamayan ülkelerden biri olarak Uluslararası Ceza Mahkemesi'nin yargı yetkisi dışında kalmaktadır. Bu durum, Türkiye'nin uluslararası hukuk ve adalet mekanizmalarıyla olan ilişkisinde kendine özgü bir konumda bulunmasına neden olmaktadır. ABD'nin UCM'ye yönelik tutumu, uluslararası hukukun evrenselliği ve devletlerin egemenlik hakları arasındaki hassas dengeyi bir kez daha gündeme getirirken, Türkiye gibi ülkelerin de bu tartışmalardaki yerini ve uluslararası adalet sistemine katkı potansiyelini düşündürmektedir. Uluslararası Ceza Mahkemesi'nin geleceği, büyük güçlerin uluslararası hukuka saygısı ve çok taraflı işbirliğine olan inançlarıyla doğrudan bağlantılı olacaktır.



