Eski ABD Başkanı Donald Trump döneminde, Washington ile Tahran arasındaki gerilim tavan yapmışken, Pentagon'un olası bir İran savaşına dair yaptığı hesaplamalar ve kamuoyuna sızan tahminler dikkat çekiciydi. Bu tahminlere göre, İran'a karşı başlatılacak bir askeri harekat yalnızca dört hafta sürecekti. Ancak bu öngörü, savaşların başlama kolaylığına karşın bitirmesinin ne denli zor olduğuna dair tarihi bir gerçeği göz ardı ediyordu. Bu durum, 1947 yılında yayımlanan "Veba" adlı eserinde Albert Camus'nün "Bir savaş patlak verdiğinde, insanlar bunun süremeyeceğini, çok aptalca olduğunu söyler. Ve şüphesiz bir savaş gerçekten de çok aptalcadır, ancak bu onun sürmesini engellemez. Aptallık her zaman ısrar eder" şeklindeki derin analizini akıllara getiriyor.
Pentagon'un bu iyimser dört haftalık tahmini, ABD'nin geçmişteki askeri müdahaleleri göz önüne alındığında gerçeklikten uzak görünüyordu. Irak ve Afganistan'da on yıllarca süren çatışmalar, modern savaşların karmaşıklığını ve öngörülemezliğini açıkça ortaya koymuştu. Bu tür tek taraflı ve kısa vadeli beklentiler, genellikle bölgesel dinamikleri, asimetrik savaş potansiyelini ve vekalet savaşlarının yaygınlığını hesaba katmamaktadır. İran gibi büyük ve coğrafi olarak zorlu bir ülkeye yönelik kapsamlı bir askeri harekatın, sadece birkaç hafta içinde hedeflerine ulaşması, askeri stratejistler tarafından dahi oldukça zorlu bir senaryo olarak değerlendirilmekteydi.
Olası bir çatışma senaryosunda, İran'ın geniş coğrafyası, dağlık yapısı ve nüfus yoğunluğu, konvansiyonel bir kara harekatı için ciddi lojistik ve operasyonel zorluklar yaratacaktır. Ayrıca, İran'ın bölgesel müttefikleri ve vekil güçleri aracılığıyla karşılık verme kapasitesi, çatışmanın hızla komşu ülkelere yayılarak bölgesel bir savaşa dönüşme riskini artıracaktı. Bu durum, yalnızca askeri hedeflere ulaşmakla kalmayıp, aynı zamanda bölgedeki istikrarı daha da bozacak ve küresel sonuçları olabilecek bir domino etkisi yaratabilirdi. Dolayısıyla, Pentagon'un dört haftalık öngörüsü, stratejik analizlerden ziyade siyasi bir mesaj taşıyor olabilir, ancak sahadaki gerçekler çok daha farklı olabilirdi.
ABD-İran Gerilimlerinin Arka Planı ve Bölgesel Dinamikler
ABD ile İran arasındaki gerilimler, 1979 İran İslam Devrimi'nden bu yana köklü bir geçmişe sahiptir. Şah rejiminin devrilmesi ve ardından gelen rehine krizi, iki ülke arasındaki ilişkileri temelden sarsmıştır. Yıllar içinde İran'ın nükleer programı, bölgesel nüfuz mücadelesi, terörle mücadele ve insan hakları gibi konular, gerilimin başlıca kaynakları olmuştur. Özellikle Donald Trump'ın 2018'de Kapsamlı Ortak Eylem Planı (JCPOA) olarak bilinen İran nükleer anlaşmasından tek taraflı olarak çekilmesi ve Tahran'a yönelik "azami baskı" politikası başlatması, tansiyonu zirveye taşımıştır. Bu politika, İran ekonomisini hedef alan ağır yaptırımları içeriyor ve Tahran'ın bölgesel davranışlarını değiştirmeyi amaçlıyordu.
Bölgedeki diğer aktörlerin, özellikle İsrail ve Suudi Arabistan'ın, İran'a karşı ABD politikalarına verdiği destek de gerilimin önemli bir parçasıdır. Bu ülkeler, İran'ın nükleer programını ve bölgesel yayılmacılığını kendi ulusal güvenlikleri için bir tehdit olarak görmekte ve Washington'dan daha sert bir duruş sergilemesini talep etmektedirler. Öte yandan, Trump yönetiminin "Önce Amerika" doktrini, geleneksel ittifakları sorgularken, Ortadoğu'daki güç dengelerini de yeniden şekillendirme potansiyeli taşıyordu. Bu karmaşık bölgesel denklem, olası bir askeri müdahalenin sonuçlarını daha da öngörülemez hale getirmekteydi.
Küresel ve Bölgesel Etkiler: İspanya ve Türkiye Bağlantısı
Ortadoğu'da yaşanacak olası bir çatışma, küresel ekonomiden enerji piyasalarına, uluslararası güvenliğe kadar geniş bir yelpazede derin etkiler yaratacaktır. Özellikle Hürmüz Boğazı gibi kritik deniz geçiş noktalarındaki istikrarsızlık, petrol fiyatlarında ani yükselişlere neden olabilir ve bu da İspanya ve Türkiye gibi enerji ithalatına bağımlı ülkelerin ekonomilerini olumsuz etkiler. Avrupa Birliği (AB) ve İspanya, genellikle ABD'nin tek taraflı askeri adımlarına karşı diplomatik çözümleri ve çok taraflılığı savunan bir tutum sergilemektedir. İspanya, bölgesel istikrarın sağlanması ve uluslararası hukuka uygun hareket edilmesi konusunda AB'nin genel çizgisini takip ederken, herhangi bir çatışmanın Avrupa'ya yönelik mülteci akınını tetikleyebileceği endişesini de taşımaktadır.
Türkiye ise İran ile uzun bir kara sınırına sahip komşu bir ülke olarak, bu tür bir çatışmadan doğrudan etkilenecek ülkelerden biridir. Türkiye'nin İran ile önemli enerji ve ticaret bağları bulunmaktadır ve iki ülke Suriye gibi bölgesel konularda hem işbirliği hem de rekabet halindedir. Ankara, hem ABD hem de İran ile dengeli ilişkiler sürdürme çabasındadır ve bölgede gerilimin tırmanmasını istememektedir. Olası bir savaş, Türkiye'nin sınır güvenliğini tehdit edebilir, yeni bir mülteci dalgasına yol açabilir ve bölgedeki jeopolitik dengeleri kökten değiştirebilir. Bu nedenle, Türkiye gibi ülkeler, diplomatik çözüm yollarının ve diyalog kanallarının açık tutulmasının hayati önem taşıdığını vurgulamaktadır.
Sonuç olarak, Pentagon'un "dört haftalık savaş" tahmini, savaşın doğasındaki karmaşıklığı ve öngörülemezliği göz ardı eden basitleştirilmiş bir bakış açısını temsil etmektedir. Tarih, savaşların kolay başladığını ancak nadiren kısa ve kesin sonuçlarla bittiğini göstermiştir. Ortadoğu gibi çok katmanlı ve vekalet savaşlarının yaygın olduğu bir bölgede, askeri müdahalelerin domino etkisi yaratma potansiyeli her zaman mevcuttur. Bu nedenle, uluslararası toplumun, başta İspanya ve Türkiye olmak üzere, bölgesel istikrarın korunması ve diplomatik çözüm yollarının önceliklendirilmesi konusunda ortak bir duruş sergilemesi büyük önem taşımaktadır. Aksi takdirde, Albert Camus'nün de belirttiği gibi, aptallığın ısrarı, beklenenden çok daha uzun sürecek ve çok daha yıkıcı sonuçlar doğuracak çatışmalara yol açabilir.



