ABD ile İran arasında uzun süredir devam eden gerilimi sona erdirebilecek potansiyel bir anlaşmanın eşiğinde, eski ABD Başkanı Donald Trump, müzakereleri derinden etkileyecek yeni bir şart ileri sürdü. Truth Social adlı kendi sosyal medya platformu üzerinden yaptığı açıklamada Trump, Tahran yönetiminin bölgesel rakibi İsrail ile ilişkilerini normalleştirmesini, herhangi bir anlaşmanın ön koşulu olarak belirledi. Bu çıkış, zaten karmaşık olan Ortadoğu diplomasisine yeni bir boyut katarken, İran'ın Hürmüz Boğazı'nı yeniden açmasını sağlayacak bir anlaşmanın geleceğini belirsizliğe sürükledi. Trump, bölge ülkelerini, İsrail ile normalleşmeyi açıkça içeren "İbrahim Anlaşmaları"nı imzalamaya çağırdı.
Trump'ın bu hamlesi, ABD'nin İran nükleer anlaşmasından (JCPOA) çekilmesiyle başlayan ve "maksimum baskı" politikasıyla devam eden sürecin ardından, Washington'ın Tahran'a yönelik beklentilerini daha da genişlettiğini gösteriyor. Eski başkanın talebi, sadece nükleer program kısıtlamaları veya enerji geçiş yolları üzerindeki anlaşmazlıkları değil, aynı zamanda İran'ın bölgesel politikalarını ve İsrail'e yönelik duruşunu da masaya yatırıyor. Bu durum, İran için kabul edilmesi son derece zor bir koşul olarak değerlendirilirken, müzakere sürecini çıkmaza sokma potansiyeli taşıyor.
İbrahim Anlaşmaları, 2020 yılında Trump yönetimi arabuluculuğunda İsrail ile Birleşik Arap Emirlikleri (BAE), Bahreyn, Sudan ve Fas arasında imzalanan, diplomatik ilişkilerin normalleştirilmesini öngören bir dizi anlaşmadır. Bu anlaşmalar, İsrail'in Arap ve Müslüman ülkelerle ilişkilerini güçlendirme çabalarının önemli bir parçası olmuştu. Ancak İran'ın bu anlaşmalara katılması, hem ideolojik hem de stratejik nedenlerle mevcut signatories'den çok daha büyük bir engel teşkil etmektedir. İran, İsrail'i "Siyonist rejim" olarak tanımlamakta ve varlığını tanımamaktadır.
Hürmüz Boğazı'nın stratejik önemi, küresel enerji piyasaları için hayati bir konumdadır. Dünya petrol arzının önemli bir kısmı bu dar geçitten geçmektedir ve boğazın kapanması veya güvenliğinin tehlikeye girmesi, küresel ekonomiyi derinden etkileyebilir. Trump'ın, Hürmüz Boğazı'nın yeniden açılmasını bir anlaşmaya bağlaması, İran'ın bölgedeki denizcilik faaliyetleri üzerindeki etkisine ve potansiyel tehditlerine dikkat çekmektedir. Ancak, İran'ın İsrail'le normalleşme karşılığında bu tür bir tavizi vermesi, mevcut siyasi iklimde oldukça uzak bir ihtimal olarak görülmektedir.
Arka Plan ve Abraham Anlaşmaları
Trump'ın bu son talebi, uzun ve karmaşık bir geçmişe dayanmaktadır. 2015 yılında P5+1 ülkeleri (ABD, İngiltere, Fransa, Almanya, Rusya, Çin) ile İran arasında imzalanan Kapsamlı Ortak Eylem Planı (JCPOA) olarak bilinen nükleer anlaşma, İran'ın nükleer programını kısıtlaması karşılığında uluslararası yaptırımların kaldırılmasını öngörüyordu. Ancak Donald Trump, 2018 yılında bu anlaşmadan tek taraflı olarak çekilerek İran'a yeniden ağır yaptırımlar uygulamaya başlamış ve Tahran'ın bölgesel davranışlarını ve balistik füze programını da hedef alan "maksimum baskı" politikasını benimsemişti. Bu çekilme, bölgedeki gerilimi tırmandırmış ve İran'ın nükleer faaliyetlerini yeniden hızlandırmasına yol açmıştı.
İbrahim Anlaşmaları, Ortadoğu'da bir dönüm noktası olarak görülse de, İran bu anlaşmaları "ihanet" olarak nitelendirmiş ve Filistin davasına zarar verdiğini iddia etmiştir. Trump'ın İran'dan İsrail ile normalleşme talep etmesi, sadece mevcut nükleer müzakereleri değil, aynı zamanda Ortadoğu'daki güç dengelerini ve ittifak yapılarını da kökten değiştirecek bir hamle olarak algılanmaktadır. Bu talep, İran'ın bölgesel nüfuzunu kısıtlama ve İsrail'in güvenliğini pekiştirme yönündeki daha geniş bir Amerikan stratejisinin parçası olarak yorumlanabilir.
Bölgesel Etkiler ve Türkiye'nin Rolü
Trump'ın bu şartı, ABD-İran ilişkilerindeki düğümü daha da sıkılaştırırken, Ortadoğu'da istikrarsızlık riskini artırma potansiyeli taşımaktadır. İran'ın bu talebi kabul etmesi, mevcut siyasi ve ideolojik yapısı göz önüne alındığında oldukça düşük bir ihtimaldir. Bu durum, hem nükleer anlaşma görüşmelerinin akıbetini belirsizliğe sürükleyecek hem de bölgedeki gerilimi daha da tırmandıracaktır. Özellikle ABD'de 2024 başkanlık seçimleri yaklaşırken, Trump'ın bu tür açıklamaları, olası bir ikinci Trump döneminde ABD dış politikasının yönüne dair önemli ipuçları vermektedir.
Türkiye, hem İran hem de İsrail ile karmaşık ve zaman zaman gergin olsa da diplomatik ilişkilerini sürdüren önemli bir bölgesel aktördür. Ortadoğu'daki istikrar ve enerji güvenliği, Türkiye'nin ulusal çıkarları açısından büyük önem taşımaktadır. Hürmüz Boğazı'ndaki herhangi bir gerilim, küresel petrol fiyatlarını doğrudan etkileyerek Türkiye ekonomisi üzerinde de baskı yaratabilir. Bu bağlamda, Türkiye, bölgedeki tansiyonun düşürülmesi ve diplomatik çözümlerin bulunması konusunda arabulucu bir rol oynama potansiyeline sahiptir. Ankara, nükleer silahsızlanma ve bölgesel çatışmaların barışçıl yollarla çözülmesi yönündeki duruşunu korurken, bu yeni gelişmenin bölgedeki dengeyi nasıl etkileyeceğini yakından takip edecektir.
Sonuç olarak, Donald Trump'ın İran'dan İsrail ile ilişkilerini normalleştirmesini talep etmesi, ABD-İran arasındaki olası bir anlaşmanın önündeki en büyük engellerden biri haline gelmiştir. Bu şart, sadece nükleer programla ilgili endişeleri değil, aynı zamanda Ortadoğu'nun derin köklü jeopolitik ve ideolojik çatışmalarını da masaya getirmektedir. Bölgedeki tüm aktörler için, bu yeni gelişmenin yaratacağı sonuçlar, önümüzdeki dönemin en kritik gündem maddelerinden biri olmaya adaydır. Uzun vadede, bu tür bir talep, Ortadoğu'da kalıcı bir barış ve istikrarın sağlanması yolunda karşılaşılan zorlukların ne denli karmaşık olduğunu bir kez daha gözler önüne sermektedir.



