Eski ABD Başkanı Donald Trump'ın görev süresi boyunca İran'a karşı yürüttüğü "maksimum baskı" politikası, uluslararası ilişkilerde derin izler bıraktı ve Orta Doğu'da gerilimi tırmandırdı. Amerikan yönetiminin nükleer anlaşmadan tek taraflı çekilmesi ve ağır yaptırımlar uygulamasına rağmen, bazı analistler bu politikanın beklenen sonuçları vermediğini ve hatta İran'ın stratejik konumunu güçlendirdiğini savunuyor. Bu durum, Birinci Dünya Savaşı sonrası Almanya'nın teslimiyetini simgeleyen Versay Antlaşması'na yapılan ironik bir göndermeyle, Washington'ın İran karşısında bir tür "teslimiyet" içine girdiği yorumlarını da beraberinde getiriyor.
Bu benzetme, Trump yönetiminin yoğun bir diplomatik ve ekonomik savaşın ardından, İran'a karşı belirlediği hedeflere ulaşamadığı ve Tahran'ın kendi şartlarını dayatma konusunda daha avantajlı bir konuma geldiği algısını yansıtıyor. Özellikle ABD Dışişleri Bakanı Mike Pompeo'nun İran'a yönelik "12 talep" listesi gibi katı şartlar sunulmasına rağmen, İran'ın nükleer programını ilerletmekten ve bölgesel etkisini sürdürmekten geri durmaması, Washington'ın bu "savaşta" istediği zaferi elde edemediği şeklinde yorumlanıyor. Bu durum, küresel arenada ABD'nin tek taraflı politikalarının etkinliği konusunda ciddi soruları gündeme getirmiştir.
Trump Dönemi ve Maksimum Baskı Stratejisi
Donald Trump, 2016'daki başkanlık kampanyasından itibaren, selefi Barack Obama döneminde imzalanan Kapsamlı Ortak Eylem Planı (JCPOA) olarak bilinen İran nükleer anlaşmasını "tarihin en kötü anlaşması" olarak nitelendirmişti. Bu eleştiriler doğrultusunda, Trump yönetimi 2018 yılının Mayıs ayında anlaşmadan tek taraflı olarak çekildiğini duyurdu. Ardından, İran ekonomisini hedef alan ve özellikle petrol ihracatı ile bankacılık sektörünü felç etmeyi amaçlayan geniş çaplı yaptırımlar uygulamaya koydu. Bu politikanın temel amacı, İran'ı yeni ve daha kapsamlı bir nükleer anlaşmaya zorlamak, balistik füze programını durdurmak ve bölgedeki "istikrarsızlaştırıcı" faaliyetlerine son verdirmekti.
Ancak "maksimum baskı" stratejisi, İran'ın beklenen çöküşünü getirmediği gibi, Tahran'ı nükleer programında daha ileri adımlar atmaya teşvik etti. İran, anlaşmadaki taahhütlerini aşamalı olarak askıya alarak uranyum zenginleştirme seviyesini artırdı, santrifüj sayısını çoğalttı ve hatta uranyum metali üretimine başladı. Bu adımlar, İran'ın nükleer silah elde etme potansiyeline daha da yaklaştığı endişelerini artırarak uluslararası toplumda büyük yankı uyandırdı. Ekonomik zorluklara rağmen, İran rejimi iç muhalefeti bastırmayı ve bölgesel vekilleri aracılığıyla (Hizbullah, Haşdi Şabi, Husiler gibi) Suriye, Irak, Lübnan ve Yemen'deki etkisini sürdürmeyi başardı.
Uluslararası Tepkiler ve Türkiye Bağlantısı
Trump yönetiminin JCPOA'dan çekilmesi, başta Avrupa Birliği (AB) ülkeleri olmak üzere uluslararası toplumun büyük bölümü tarafından eleştirildi. Almanya, Fransa ve İngiltere gibi anlaşmanın diğer imzacıları, JCPOA'yı korumak için yoğun diplomatik çaba sarf etti ve İran ile ticareti sürdürmek amacıyla INSTEX gibi mekanizmalar geliştirmeye çalıştı. Ancak ABD yaptırımlarının uluslararası erişimi, bu çabaların etkinliğini sınırladı. Çin ve Rusya ise ABD'nin tek taraflı adımlarına karşı çıkarak İran'a diplomatik destek vermeye devam etti.
Türkiye de İran nükleer programı ve bölgesel gelişmeler konusunda yakından ilgili bir ülke olarak öne çıkıyor. Türkiye, JCPOA'nın uluslararası hukukun önemli bir kazanımı olduğunu ve korunması gerektiğini savunmuştu. ABD'nin yaptırım politikalarına rağmen, Türkiye İran ile ticari ve enerji ilişkilerini sürdürmeye çalıştı. Ankara, bölgedeki istikrarın sağlanması için diplomatik çözümlerin önemine vurgu yaparken, İran'ın nükleer silah edinmesine karşı olduğunu da defalarca dile getirdi. Ancak, komşu iki ülke arasındaki ilişkiler, Suriye ve Irak gibi bölgesel konulardaki farklı yaklaşımlar nedeniyle zaman zaman gerginliklere sahne olabilmektedir.
Sonuç olarak, Donald Trump'ın "maksimum baskı" politikası, İran'ı uluslararası masada daha uzlaşmacı bir tavra zorlamak yerine, tam aksine nükleer programını hızlandırmasına ve bölgesel etkisini pekiştirmesine yol açtı. Bu durum, Washington'ın dış politika araçlarının sınırlarını ve tek taraflı yaptırımların karmaşık jeopolitik sorunları çözmedeki yetersizliğini gözler önüne serdi. Biden yönetiminin JCPOA'ya geri dönme ve İran ile diplomasiyi yeniden başlatma çabaları, bu politikaların yarattığı çıkmazdan kurtulma arayışının bir göstergesi olarak değerlendirilmektedir. Ancak, gelinen noktada İran'ın nükleer kapasitesinin artmış olması, gelecekteki müzakereleri çok daha karmaşık hale getirecek gibi duruyor.



