ABD Başkanı Donald Trump'ın İran'a karşı 28 Şubat'ta başlattığı iddia edilen "savaş"ın, geçtiğimiz Çarşamba gecesi imzalanan 14 maddelik bir anlaşmayla beklenmedik bir şekilde sona erdiği bildirildi. Başlangıçta Tahran'ın nükleer ve balistik füze programlarını tamamen ortadan kaldırma, rejimi devirme ve bölgesel vekil güçlere desteğini kesme gibi maksimalist hedeflerle yola çıkan Trump yönetiminin, gelinen noktada bu hedeflerinin çoğundan vazgeçerek önemli tavizler verdiği gözlemlendi. Bu anlaşma, Washington ile Tahran arasındaki gerilimin seyrini kökten değiştirebilecek nitelikte olup, Ortadoğu'daki güç dengeleri üzerinde de derin etkiler yaratması bekleniyor.
Anlaşmanın içeriğine bakıldığında, Trump'ın başlangıçtaki iddialı hedeflerinin hiçbirine ulaşılamadığı açıkça görülüyor. İran'ın nükleer bomba üretmeme taahhüdü, Tahran'ın uzun süredir dile getirdiği programının barışçıl amaçlı olduğu yönündeki söylemiyle örtüşürken, balistik füze programına dair herhangi bir kısıtlamanın olmaması dikkat çekiyor. Ayrıca, Lübnan'ın toprak bütünlüğünün garanti altına alınması maddesi, İsrail'in Tahran destekli milis güçlere karşı mücadelesinde kısmen işgal altında tuttuğu Lübnan toprakları bağlamında ele alındığında, İran'ın bölgesel nüfuzunu koruduğuna işaret ediyor. Anlaşma metninde, özellikle Hizbullah ve Hamas gibi bölgesel gruplara verilen desteğin sona erdirilmesine yönelik herhangi bir atıf bulunmaması, Trump yönetiminin bu konudaki geri adımını net bir şekilde ortaya koyuyor.
Anlaşmanın en çarpıcı maddelerinden biri ise, Hürmüz Boğazı'nın açık tutulmasına yönelik plan ve İran'ın yeniden inşası için öngörülen 300 milyar dolarlık devasa ekonomik paket oldu. ABD ve İsrail'in ortak saldırısı öncesinde zaten açık olan Hürmüz Boğazı'nın "nasıl açılacağı"na dair bir madde eklenmesi, anlaşmanın retoriksel boyutunu güçlendiriyor. Ancak asıl önemli olan, İran'a uygulanan tüm yaptırımların kaldırılması ve ülkenin ekonomik olarak yeniden ayağa kalkması için sunulan bu büyük mali destek. Bu durum, Tahran'ın nükleer silah edinmemesi veya geliştirmemesi karşılığında, ABD'nin İran ekonomisine yönelik baskı politikasından tamamen vazgeçtiği anlamına geliyor. Bu tavizler, uluslararası kamuoyunda ve özellikle ABD'nin bölgesel müttefikleri arasında büyük bir şaşkınlık ve tartışma yaratmış durumda.
ABD-İran İlişkilerinde Dönüm Noktası ve Arka Plan
Bu anlaşma, ABD-İran ilişkilerinin karmaşık ve gergin tarihçesinde yeni bir dönüm noktası olarak değerlendiriliyor. 1979 İran İslam Devrimi'nden bu yana düşmanca bir seyir izleyen ikili ilişkiler, özellikle İran'ın nükleer programı nedeniyle daha da gerilmişti. 2015 yılında P5+1 ülkeleri (ABD, İngiltere, Fransa, Almanya, Rusya, Çin) ile İran arasında imzalanan Kapsamlı Ortak Eylem Planı (JCPOA) olarak bilinen nükleer anlaşma, İran'ın nükleer faaliyetlerini kısıtlaması karşılığında yaptırımların kaldırılmasını öngörüyordu. Ancak Donald Trump, 2018 yılında bu anlaşmadan tek taraflı olarak çekilmiş ve İran'a yönelik "maksimum baskı" politikası uygulamaya başlamıştı. Trump yönetiminin bu politikası, İran ekonomisini ciddi şekilde sarsmış, ancak Tahran'ın bölgesel nüfuzunu ve nükleer programını tamamen durdurma hedefine ulaşamamıştı. Son anlaşma, Trump'ın bu "maksimum baskı" stratejisinin başarısız olduğunu ve Washington'ın daha pragmatik bir yaklaşıma yöneldiğini gösteriyor.
Hürmüz Boğazı'nın stratejik önemi de bu anlaşmanın bağlamında büyük önem taşıyor. Dünya petrol ticaretinin yaklaşık beşte birinin geçtiği bu dar boğaz, küresel enerji güvenliği açısından kritik bir konumda. İran'ın zaman zaman boğazı kapatma tehditleri, uluslararası piyasalarda petrol fiyatlarında dalgalanmalara yol açmıştı. Anlaşmanın boğazın açık tutulmasını garanti altına alması, küresel enerji tedarik zincirleri için olumlu bir gelişme olarak yorumlanabilir. Ancak, anlaşmanın İsrail ve Suudi Arabistan gibi İran'ın bölgesel rakipleri tarafından nasıl karşılanacağı belirsizliğini koruyor. Bu ülkeler, İran'ın nükleer programı ve bölgesel vekil güçleri üzerinden artan nüfuzundan derin endişe duymaktalar ve Trump'ın bu tavizlerini bir "ihanet" olarak görebilirler.
Bölgesel ve Küresel Etkiler: Türkiye Perspektifi
Bu anlaşmanın Türkiye üzerindeki potansiyel etkileri de yakından izleniyor. Türkiye, hem İran hem de ABD ile önemli ilişkileri olan bir ülke olarak, bölgedeki gerilimin azaltılmasını her zaman desteklemiştir. İran'a yönelik yaptırımların kaldırılması ve ekonomik yeniden yapılanma süreci, Türkiye-İran ticaret hacminin artırılması ve enerji işbirliğinin geliştirilmesi için yeni fırsatlar sunabilir. Türkiye, İran'dan doğal gaz ithal eden önemli bir ülke olup, istikrarlı bir İran, Türkiye'nin enerji güvenliği açısından da olumlu bir gelişme anlamına gelmektedir. Ancak, İran'ın bölgesel nüfuzunun artması, Suriye ve Irak gibi komşu ülkelerdeki dengeleri de etkileyebilir ve Türkiye'nin bölgesel çıkarları açısından yeni dinamikler yaratabilir.
Uzmanlar, Trump'ın bu anlaşmayla siyasi bir kumar oynadığı görüşünde. Bir yandan, "sürdürülemez" olarak nitelendirilen bir çatışmayı sona erdirerek veya en azından dondurarak dış politikada bir başarı hikayesi yazmaya çalıştığı yorumları yapılırken, diğer yandan ABD'nin bölgesel müttefiklerini hayal kırıklığına uğratma riski taşıdığı belirtiliyor. Anlaşmanın, İran'ın nükleer silah edinmesini engelleme hedefine ne kadar hizmet edeceği ve Tahran'ın taahhütlerine ne ölçüde sadık kalacağı ise zamanla ortaya çıkacak. Bu gelişme, Ortadoğu'da uzun süredir devam eden gerilimli atmosferi bir nebze olsun yumuşatabilir, ancak bölgedeki temel sorunların ve güç mücadelelerinin devam edeceği de aşikar.


