İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu'nun siyasi kariyeri boyunca İran'ın nükleer programının oluşturduğu tehdit, söylemlerinin ve politikalarının merkezinde yer almıştır. Netanyahu, otuz yılı aşkın süredir İran'ın nükleer silahlara bir adım uzaklıkta olduğu uyarısını yaparak, bu konuyu uluslararası arenada sürekli gündemde tutmuştur. Ancak son dönemde, İsrail ve ABD'den gelen bazı iddiaların aksine, Netanyahu'nun İran'a yönelik gerilimi tırmandırma kararı, uluslararası gözlemciler ve bölgesel aktörler arasında "neden şimdi?" sorusunu akıllara getiriyor. Bu durum, hem İsrail'in iç siyasi dinamikleri hem de Orta Doğu'daki karmaşık bölgesel denklemler açısından derinlemesine bir analiz gerektirmektedir.
Netanyahu, siyasi iletişimdeki ustalığını İran tehdidini dramatize etmek için sıkça kullanmıştır. Birleşmiş Milletler (BM) Genel Kurulu'ndaki konuşmalarında elinde dev bir bomba çizimiyle sahneye çıkması ya da Tahran'daki bir depodan ele geçirildiği iddia edilen gizli nükleer program belgeleriyle dolu bir rafı sergilemesi, bu retoriğin en çarpıcı örneklerindendir. Bu gösteriler, İran'ın nükleer kapasitesine dair küresel farkındalığı artırmayı ve uluslararası toplumu harekete geçirmeyi amaçlamıştır. Ancak, geçen yıl haziran ayında gerçekleşen ve kaynak haberde "On İki Gün Savaşı" olarak anılan (muhtemelen İsrail'in Gazze'ye yönelik operasyonlarına veya İran'ın nükleer altyapısına yönelik gizli operasyonlara genel bir atıf) olayların ardından, hem İsrail hem de ABD yetkilileri, İran'ın nükleer programının "tamamen yok edildiğini" veya ciddi şekilde geriletildiğini iddia etmişti. Bu iddiaların ardından, programın yeniden aktifleştiğine dair somut ve doğrulanmış kanıtlar bulunmazken, Netanyahu'nun mevcut gerilimi tırmandırma motivasyonları daha karmaşık bir hal almaktadır.
İran'ın nükleer programı, 2015 yılında imzalanan Kapsamlı Ortak Eylem Planı (JCPOA) olarak bilinen nükleer anlaşma ile uluslararası kontrol altına alınmıştı. Ancak ABD'nin 2018'de anlaşmadan tek taraflı çekilmesi ve İran'a yönelik ağır yaptırımları yeniden uygulamaya başlamasıyla Tahran, anlaşmadaki taahhütlerini aşamalı olarak askıya almıştır. Uluslararası Atom Enerjisi Ajansı (IAEA) raporları, İran'ın uranyum zenginleştirme seviyelerini anlaşma limitlerinin çok üzerine çıkardığını, hatta nükleer silah yapımında kullanılabilecek %60 saflığa kadar yaklaştığını göstermektedir. Bu durum, İsrail'in güvenlik kaygılarını tetiklemekte ve Netanyahu'nun bu konuyu tekrar gündeme getirmesine zemin hazırlamaktadır. Ancak, Netanyahu'nun zamanlaması, sadece dış tehdit algısıyla değil, aynı zamanda iç siyasi hesaplarla da yakından ilişkilidir.
Netanyahu'nun İç ve Dış Motivasyonları
Binyamin Netanyahu'nun mevcut hamlesinin ardında birden fazla katmanlı motivasyon yatmaktadır. İsrail içinde, Netanyahu hükümeti, özellikle yargı reformu planları nedeniyle aylardır süren büyük çaplı protestolarla karşı karşıyadır. Bu protestolar, İsrail toplumunda derin bir kutuplaşmaya yol açmış ve Netanyahu'nun siyasi geleceğini belirsizleştirmiştir. Ayrıca, Başbakan'ın yolsuzluk davaları da devam etmektedir. Böyle bir ortamda, dış bir tehdidin abartılması veya doğrudan bir çatışmanın başlatılması, kamuoyunun dikkatini dağıtma, ulusal birliği sağlama ve kendi siyasi pozisyonunu güçlendirme aracı olarak görülebilir. Tarihsel olarak, İsrail liderleri iç sorunlarla boğuşurken dış tehditlere odaklanma eğilimi göstermiştir.
Bölgesel dinamikler açısından bakıldığında, İsrail, İran'ı bölgedeki en büyük stratejik tehdit olarak görmektedir. İran'ın nükleer programının yanı sıra, İsrail'in sınırlarında Hizbullah (Lübnan), Hamas (Gazze) ve Suriye'deki milis grupları aracılığıyla vekâlet savaşları yürütmesi, İsrail'in güvenlik algısını sürekli tetikte tutmaktadır. Netanyahu, İran'ın bölgesel nüfuzunu kırmayı ve nükleer kapasitesini tamamen ortadan kaldırmayı birincil hedef olarak belirlemiştir. Bu hedefe ulaşmak için diplomatik yolların tıkandığına inanan Netanyahu, askeri bir seçeneği masada tutarak hem İran'a hem de uluslararası topluma bir mesaj vermeyi amaçlıyor olabilir. Ayrıca, ABD'nin Biden yönetiminin İran'a yönelik daha diplomatik bir yaklaşım sergileme eğilimi, Netanyahu'yu kendi başına hareket etme konusunda daha cesur hale getirmiş olabilir.
Türkiye ve Avrupa'nın Perspektifinden Bölgesel Gerilim
İran ile İsrail arasındaki gerilimin tırmanması, sadece Orta Doğu'yu değil, küresel ölçekte birçok ülkeyi de doğrudan etkilemektedir. Türkiye, bölgedeki önemli bir aktör olarak, hem İran hem de İsrail ile karmaşık ve çok boyutlu ilişkilere sahiptir. Bu iki ülke arasındaki olası bir çatışma, Türkiye'nin enerji güvenliği, ticaret yolları ve bölgesel istikrarını derinden etkileyebilir. Özellikle enerji koridorları üzerindeki potansiyel riskler ve mülteci akınları, Türkiye için ciddi güvenlik ve ekonomik tehditler oluşturabilir. Türkiye, geçmişte olduğu gibi, gerilimi düşürmek ve diplomatik çözümler bulmak için arabuluculuk rolü üstlenme potansiyeline sahiptir, ancak bu tür bir gerilimin büyümesi, Ankara'nın dış politika dengelerini zorlayacaktır.
Avrupa Birliği (AB) ve İspanya gibi üyeleri için de bu gerilim büyük önem taşımaktadır. AB, İran nükleer anlaşmasını (JCPOA) bölgesel istikrarın anahtarı olarak görmüş ve anlaşmanın korunması için çaba sarf etmiştir. Orta Doğu'daki herhangi bir askeri çatışma, küresel enerji fiyatlarında artışa, yeni mülteci dalgalarına ve Avrupa'nın güvenliğine yönelik terör tehditlerinin artmasına yol açabilir. İspanya, AB içinde bölgesel istikrarın ve uluslararası hukukun savunucularından biri olarak, diplomatik yollarla çözüm bulunmasını ve gerilimin tırmanmamasını destekleyecektir. Bu bağlamda, Netanyahu'nun hamleleri, Avrupa başkentlerinde endişeyle izlenmekte ve diplomatik kanalların açık tutulması çağrıları yinelenmektedir.
Sonuç olarak, Binyamin Netanyahu'nun İran'a yönelik gerilimi tırmandırma kararı, sadece İran'ın nükleer programına ilişkin endişelerden değil, aynı zamanda İsrail'in iç siyasetindeki çalkantılardan ve bölgesel güç dengelerindeki değişimlerden de beslenmektedir. Bu strateji, Netanyahu'nun siyasi kariyeri boyunca izlediği bir yol olsa da, mevcut koşullar altında olası bir askeri çatışmanın sonuçları, tüm bölge ve ötesi için yıkıcı olabilir. Uluslararası toplum, diplomatik yolların tükenmemesi ve tarafların itidalli davranması için baskı yapmaya devam etmelidir, zira Orta Doğu'da yeni bir çatışma, zaten kırılgan olan bölgesel dengeyi tamamen altüst edebilir.



