İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu, Perşembe günü yaptığı açıklamada, İsrail ordusuna Gazze Şeridi'nin %70'ini işgal etme emri verdiğini duyurdu. Bu açıklama, İsrail güçlerinin halihazırda Filistin'in bu yoğun nüfuslu yerleşim bölgesinin yaklaşık %60'ını kontrol altında tuttuğu bir dönemde geldi. Netanyahu'nun talimatı, bölgedeki gerilimi daha da tırmandırma ve uluslararası toplumun tepkisini çekme potansiyeli taşıyor.
İsrail'in 7 Ekim'de Hamas'ın saldırılarının ardından başlattığı "Demir Kılıçlar" operasyonu, Gazze Şeridi'nde büyük yıkıma ve derinleşen bir insani krize yol açtı. Netanyahu hükümeti, operasyonların amacının Hamas'ı tamamen ortadan kaldırmak ve İsrail'in güvenliğini sağlamak olduğunu belirtse de, işgal alanının genişletilmesi, Gazze'nin geleceğine dair endişeleri artırıyor. Bu yeni hedef, İsrail'in Gazze'de kalıcı bir askeri varlık oluşturma niyetini güçlendiriyor gibi görünüyor.
İşgal altındaki alanın %60'tan %70'e çıkarılması, Gazze Şeridi'nde yaşayan yaklaşık 2.3 milyon Filistinli için daha fazla yerinden edilme ve yaşam alanlarının daralması anlamına gelecektir. Zaten büyük bir kısmı evlerini terk etmek zorunda kalan ve Şeridin güneyindeki Refah gibi bölgelere sığınan yüz binlerce insan, yeni bir güvenlik tehdidi ve belirsizlikle karşı karşıya kalacak. Bu durum, Birleşmiş Milletler ve uluslararası yardım kuruluşları tarafından "felaket" olarak nitelendirilen insani durumu daha da kötüleştirebilir.
Netanyahu'nun bu emri, İsrail'in Gazze'de "tampon bölge" oluşturma veya Şeridin büyük bir kısmını kalıcı olarak kontrol etme yönündeki uzun vadeli planlarının bir parçası olarak değerlendiriliyor. Bu tür bir adım, uluslararası hukuka göre işgal olarak kabul edilecek ve Filistinlilerin kendi topraklarında yaşama ve kendi kaderini tayin etme haklarını ciddi şekilde ihlal edecektir. Uluslararası Adalet Divanı'nın (UAD) İsrail aleyhindeki soykırım davası devam ederken, bu tür kararlar İsrail üzerindeki uluslararası baskıyı artırabilir.
Tarihsel Süreç ve Hukuki Boyutlar
Gazze Şeridi, Filistin topraklarının en yoğun nüfuslu ve en tartışmalı bölgelerinden biridir. 1948 Arap-İsrail Savaşı'ndan sonra Mısır yönetimine giren bölge, 1967 Altı Gün Savaşı'nda İsrail tarafından işgal edildi. İsrail, 2005 yılında tek taraflı olarak Gazze'den çekilse de, Şeridin kara, hava ve deniz ablukasını sürdürdü. 2007'de Hamas'ın Gazze'de kontrolü ele geçirmesiyle abluka daha da sıkılaştı ve bölge "açık hava hapishanesi" olarak anılmaya başlandı.
Uluslararası hukuk, işgalci güçlerin işgal ettikleri topraklarda kalıcı egemenlik iddia etmesini yasaklar ve sivil halkın korunmasına yönelik ağır yükümlülükler getirir. Dördüncü Cenevre Sözleşmesi, işgal altındaki topraklarda sivil halkın zorla yerinden edilmesini, mülklerinin tahrip edilmesini ve demografik yapının değiştirilmesini yasaklar. İsrail'in Gazze'deki operasyonları ve işgalini genişletme kararı, bu uluslararası hukuk ilkeleriyle çelişmektedir. Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi ve Genel Kurulu, defalarca İsrail'in işgalini sona erdirmesi çağrısında bulunmuştur, ancak bu çağrılar genellikle yanıtsız kalmıştır.
Gazze'deki insani kriz, Netanyahu'nun açıklamasından önce de derinleşmiş durumdaydı. BM raporlarına göre, Şeritteki nüfusun büyük bir kısmı açlık ve salgın hastalık riskiyle karşı karşıya. Sağlık altyapısı çökmüş, temiz suya erişim kısıtlı ve temel ihtiyaç maddelerinin temini neredeyse imkansız hale gelmiştir. İşgal alanının genişlemesi, yardım kuruluşlarının bölgeye erişimini daha da zorlaştıracak ve insani yardımların dağıtımını sekteye uğratacaktır. Bu durum, uluslararası toplumun acil müdahale gerekliliğini bir kez daha gözler önüne sermektedir.
Küresel Tepkiler ve Bölgesel Etkiler
Netanyahu'nun Gazze'nin %70'inin işgal edileceği yönündeki açıklaması, uluslararası arenada geniş yankı bulması beklenmektedir. Birleşmiş Milletler, Avrupa Birliği ve birçok ülke, İsrail'in uluslararası hukuka uygun hareket etmesi ve sivil kayıpları önlemesi yönünde çağrılar yapmaktadır. Özellikle Türkiye, bu konuda en sert tepkiyi gösteren ülkelerden biri olmuştur. Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan, İsrail'in Gazze'deki eylemlerini "soykırım" olarak nitelendirmiş ve Filistin davasına güçlü destek vermiştir. Türkiye, hem diplomatik yollarla hem de insani yardım çabalarıyla Gazze'deki duruma dikkat çekmeye devam etmektedir.
İspanya da Filistin meselesine duyarlı Avrupa ülkelerinden biridir. İspanya hükümeti, Filistin devletini tanıma yönünde adımlar atacağını belirtmiş ve AB içinde bu konuda daha aktif bir rol oynamaya çalışmıştır. Barselona gibi büyük şehirlerde, Gazze'deki çatışmalara karşı sık sık protestolar düzenlenmekte ve Filistin halkıyla dayanışma çağrıları yapılmaktadır. Bu tür açıklamalar, İspanya'nın da içinde bulunduğu Avrupa ülkelerinin İsrail'e yönelik eleştirilerini artırabilir ve AB içinde daha sert bir tutum alınması yönünde baskı oluşturabilir.
Bölgesel olarak ise, bu tür bir işgal kararı, Orta Doğu'da zaten yüksek olan gerilimi daha da tırmandırabilir. Lübnan'daki Hizbullah, Yemen'deki Husiler ve İran gibi aktörler, İsrail'in bu adımlarına tepki gösterebilir ve çatışmanın bölgesel bir savaşa dönüşme riskini artırabilir. Uluslararası toplumun, özellikle de ABD'nin, İsrail üzerindeki baskıyı artırarak bu tür tek taraflı adımların önüne geçmesi ve kalıcı bir barış çözümüne yönelik çabaları desteklemesi büyük önem taşımaktadır. Gazze'nin geleceği, tüm bölgenin istikrarı için kritik bir dönüm noktasında bulunmaktadır.



