Ünlü Katalan yazar Najat El Hachmi (Beni Sidel, 1979), Barselona'daki yemek alışkanlıklarına dair yaptığı çarpıcı yorumla dikkatleri üzerine çekti. Yazar, genel olarak Barselona'da "çok az yemek yenmesinin kendisini gerdiğini" ifade ederek, şehrin mutfak kültürü üzerine farklı bir bakış açısı sundu. Ramon Llull, Ciutat de Barcelona ve Nadal gibi prestijli edebiyat ödüllerinin sahibi olan El Hachmi, kısa süre önce La caçadora de cossos (Edicions 62, 2026) adlı eserinin yeni baskısını yayımladı. Yazarın bu yorumu, sadece edebiyat dünyasıyla değil, aynı zamanda damak zevki ve kültürel gözlemleriyle de dünyaya nasıl baktığını gözler önüne seriyor.
El Hachmi'nin bu açıklaması, Barselona gibi zengin bir mutfak geleneğine sahip bir şehirde yaşayanlar için şaşırtıcı olabilir. Ancak Fas kökenli yazarın bu gözlemi, yemek kültürünün sadece bir beslenme biçimi olmadığını, aynı zamanda derin kültürel ve sosyal anlamlar taşıdığını vurguluyor. Fas kültüründe yemek, misafirperverliğin, aile birliğinin ve kutlamaların merkezinde yer alır. Sofraların bolluk ve bereketle donatılması, konukseverliğin bir göstergesidir. Bu bağlamda, Barselona'da gözlemlediği "az yeme" durumu, El Hachmi için sadece porsiyonların küçüklüğü değil, aynı zamanda kültürel bir boşluk hissi yaratıyor olabilir.
Barselona ve genel olarak İspanya'da yemek kültürü, Akdeniz diyetinin sağlıklı ve lezzetli unsurlarıyla tanınır. Tapas geleneği, öğünler arasında atıştırmalıkların veya küçük porsiyonların paylaşılmasını teşvik ederken, ana öğünler genellikle öğleden sonra geç saatlerde yenir. Akşam yemeği de oldukça geç bir saatte ve genellikle hafif bir şekilde tüketilir. El Hachmi'nin yorumu, bu alışkanlıkların, daha geleneksel ve bol yemekli kültürlerden gelen bir gözlemci için nasıl algılanabileceğine dair ilginç bir pencere açıyor. Belki de yazar, modern şehir yaşamının getirdiği hızlı temponun, geleneksel uzun ve doyurucu öğünlerin yerini daha pratik ve hafif seçeneklere bırakmasından duyduğu bir endişeyi dile getiriyor.
Najat El Hachmi: Kimlik, Göç ve Edebiyat
Najat El Hachmi, 1979'da Fas'ın Beni Sidel kentinde doğmuş, ancak çocuk yaşta ailesiyle birlikte Catalunya'ya (Katalonya) göç etmiştir. Bu iki kültür arasında büyüyen bir yazar olarak, eserlerinde kimlik, göçmenlik deneyimi, kadın hakları ve kültürel çatışmalar gibi temaları derinlemesine işler. Onun gözlemleri, sadece kişisel deneyimlerinden değil, aynı zamanda farklı kültürel normlar arasındaki hassas dengeyi anlama çabasından da beslenir. Aldığı ödüller, onun Katalan edebiyatının en önemli seslerinden biri olduğunu kanıtlamaktadır. El Hachmi'nin yemek konusundaki bu yorumu da, aslında kimlik ve aidiyet arayışının bir uzantısı olarak görülebilir; zira yemek, birçok kültürde kimliğin ve toplumsal bağların temel bir parçasıdır.
Akdeniz diyeti, UNESCO tarafından İnsanlığın Somut Olmayan Kültürel Mirası olarak kabul edilmiş olup, İspanya da bu mirasın önemli bir taşıyıcısıdır. Zeytinyağı, taze sebzeler, meyveler, baklagiller ve balık ağırlıklı bu beslenme biçimi, sağlıklı yaşamla özdeşleşmiştir. Ancak El Hachmi'nin "az yeme" eleştirisi, bu sağlıklı diyetin niceliğinden ziyade, belki de yemeğin sosyal ve kültürel işlevine odaklanmaktadır. Modern Barselona'da, özellikle genç nesiller arasında, hızlı yaşam tarzı, diyet bilinci ve küresel mutfakların etkisiyle geleneksel yemek alışkanlıklarında değişimler yaşanmaktadır. Bu durum, yemeğin bir araya getirici, paylaşımcı ve kutlayıcı rolünün zaman zaman göz ardı edilmesine yol açabilir.
Yemek Kültürleri Arasında Bir Köprü: İspanya ve Türkiye
El Hachmi'nin Barselona'daki "az yeme" yorumu, Türkiye'deki yemek kültürüyle de ilginç bir karşılaştırma sunuyor. Türk mutfağı, dünyanın en zengin mutfaklarından biri olarak kabul edilir ve yemek, Türk sosyal yaşamının vazgeçilmez bir parçasıdır. Misafir ağırlamada sofraların bolluğu, ikramların çeşitliliği ve yemeğin bir sosyalleşme aracı olarak önemi, Türk kültüründe derin köklere sahiptir. Bir Türk için "az yemek", misafirperverliğin eksikliği veya hatta bir yoksunluk işareti olarak algılanabilir. Bu bağlamda, El Hachmi'nin Fas kökenli bir yazar olarak, yemekle olan duygusal ve kültürel bağının ne denli güçlü olduğu ve Barselona'daki gözlemlerinin neden kendisini "gerdiğini" anlamak daha kolay hale gelir.
Sonuç olarak, Najat El Hachmi'nin Barselona'daki yemek alışkanlıklarına dair yaptığı bu samimi yorum, sadece bir kişisel gözlemden ibaret değildir. Bu açıklama, kültürel kimliklerin yemekle nasıl iç içe geçtiğini, göçmenlerin yeni yaşam alanlarındaki kültürel farklılıkları nasıl algıladığını ve modern şehir yaşamının geleneksel değerler üzerindeki etkilerini sorgulayan geniş bir tartışmayı tetikliyor. El Hachmi'nin edebiyatı gibi, bu yorumu da okuyucuları farklı kültürel perspektifler üzerine düşünmeye ve yemek gibi temel bir eylemin ardındaki derin anlamları keşfetmeye davet ediyor.



