🇪🇸 Barselona, İspanya'dan Türkçe Haberler
Gündem

Faşizmin Öncüsü Fransız Aristokrat: Marquis de Morès'in Çarpıcı Hayatı

24 Nisan 2026, Cuma
4 dk okuma
Kaynak: Ara.cat
Faşizmin Öncüsü Fransız Aristokrat: Marquis de Morès'in Çarpıcı Hayatı

Geleneksel olarak, Fransa'da faşizmin var olup olmadığı veya Nazi işgalinden önce marjinal bir olgu olup olmadığı konusunda yoğun tartışmalar yaşanmıştır. Ancak son yıllarda, hiçbir ülkenin faşizme karşı bağışık olduğu iddiasında bulunamayacağı yönünde artan bir fikir birliği oluşmaktadır. Bu bağlamda, İtalyan tarihçi Sergio Luzzatto (Roma, 1963), "El primer fascista" (İlk Faşist) adlı kitabında daha da ileri giderek, ilk faşistin bir Fransız aristokratı olduğunu iddia ediyor: Antoine-Amédée-Marie-Vincent Manca Amat de Vallombrosa (1858-1896). Daha çok Marquis de Morès olarak bilinen bu figür, hızla kapitalist elitlerin "Yahudi zehri" ile kirlendiğine ikna olmuş ve gerçek bir şövalyenin misyonunun, sınıf farkı gözetmeksizin, Yahudilere veya diğer siyasi ve sosyal azınlıklara karşı savaşmak olduğuna inanmıştır.

Luzzatto'nun bu çarpıcı tezi, faşizmin kökenlerine dair yerleşik anlayışları sorguluyor ve bu ideolojinin 20. yüzyılın başlarında Avrupa'yı kasıp kavurmasından çok önce, 19. yüzyılın sonlarında bile belirgin figürler tarafından temsil edildiğini ortaya koyuyor. Marquis de Morès'in hayatı, bir aristokratın geleneksel sınıf ayrıcalıklarını reddederek radikal bir popülist ve anti-Semitik ideolojinin öncüsü haline gelmesinin karmaşık bir örneğini sunmaktadır. Onun düşünceleri, sadece Fransa'da değil, tüm Avrupa'da yükselen milliyetçilik, anti-kapitalizm ve azınlık düşmanlığı gibi akımların erken bir yansıması olarak değerlendirilmektedir.

Faşizmin Doğuşu ve Morès'in Rolü

Marquis de Morès, zengin bir Fransız-Sardinya aristokrat ailesinden geliyordu ve ilk başta askeri bir kariyere yönelmişti. Ancak kısa sürede siyasi ve sosyal meselelere ilgi duymaya başladı. Özellikle Amerika Birleşik Devletleri'nde geçirdiği dönemler ve burada yaşadığı ekonomik hayal kırıklıkları, onun kapitalizme ve özellikle de finansal piyasalara karşı derin bir düşmanlık beslemesine yol açtı. Morès, hızla Yahudileri bu "kirlenmiş" kapitalist sistemin ana aktörleri olarak hedef gösterdi ve bu fikri, dönemin Fransa'sında zaten güçlü olan anti-Semitik akımlarla birleştirdi. Ona göre, Yahudiler sadece ekonomik bir tehdit değil, aynı zamanda ulusal kimliği ve geleneksel değerleri bozan bir "zehir"di.

Morès'in siyasi faaliyetleri, 1880'lerin sonlarında ve 1890'ların başlarında Paris'te yoğunlaştı. Kendi kurduğu "Morès ve Dostları" adlı örgütüyle, işçileri ve küçük esnafı, Yahudi sermayesine ve "kozmopolit" elitlere karşı birleşmeye çağırdı. Bu çağrı, sınıf farklılıklarını aşan bir ulusal birlik ve düşmanlara karşı ortak mücadele fikrini içeriyordu ki bu, faşist ideolojinin temel taşlarından biri haline gelecekti. Morès, sokak gösterileri düzenliyor, düellolara katılıyor ve radikal söylemleriyle kamuoyunda dikkat çekiyordu. Onun bu eylemleri, sadece siyasi arenada değil, aynı zamanda dönemin popüler basınında da geniş yer bulmuş, kimi zaman hayranlık, kimi zaman ise dehşetle karşılanmıştır.

Anti-Semitizm ve Siyasi Miras

Marquis de Morès'in ideolojisinin merkezinde, dönemin Avrupa'sında yaygın olan ve özellikle Fransa'da Drumont gibi figürler tarafından körüklenen derin bir anti-Semitizm yatıyordu. Morès, Yahudileri tüm sosyal ve ekonomik sorunların kaynağı olarak görüyordu ve onları "ulusun düşmanı" ilan ediyordu. Ancak onun hedefinde sadece Yahudiler yoktu; aynı zamanda siyasi rakipleri, sosyalistler ve diğer azınlık gruplarını da "ulusal birliğe tehdit" olarak görüyordu. Bu dışlayıcı ve düşmanca söylem, faşist hareketlerin daha sonraki dönemlerde de sıkça başvuracağı bir strateji haline gelecekti. Luzzatto'nun belirttiği gibi, Morès'in bu "sınıf ayrımı gözetmeksizin" düşmana karşı savaşma çağrısı, faşizmin popülist ve totaliter doğasının erken bir göstergesiydi.

Morès'in siyasi kariyeri, 1896'da Tunus'ta gizemli bir şekilde öldürülmesiyle sona erdi. Ölümü, onu bazı çevrelerde bir şehit figürü haline getirse de, Morès hiçbir zaman İtalya'daki Mussolini veya Almanya'daki Hitler gibi kitlesel bir hareketin lideri olamadı. Ancak onun fikirleri ve eylem biçimleri, Fransa'da ve Avrupa'nın diğer bölgelerinde yükselen aşırı sağcı ve anti-Semitik akımlara ilham verdi. Özellikle Dreyfus Olayı gibi gelişmeler, Fransa'da anti-Semitizmin ne kadar derinlere kök saldığını ve Morès gibi figürlerin neden bir taban bulabildiğini gözler önüne serdi. Luzzatto'nun çalışması, Morès'in, faşist ideolojinin temel unsurları olan radikal milliyetçilik, anti-Semitizm, anti-kapitalizm ve sınıf üstü birlik çağrısı gibi kavramları, İtalya'daki ilk faşist hareketlerden çok önce dile getiren ve uygulayan bir figür olduğunu iddia ederek, faşizmin tarihsel kökenlerine dair önemli bir tartışma başlatmaktadır.

Günümüzde, Sergio Luzzatto'nun "El primer fascista" adlı eseri, faşizmin sadece belirli bir coğrafyaya veya zamana özgü bir olgu olmadığını, aksine farklı sosyo-ekonomik ve kültürel koşullarda filizlenebilecek evrensel bir tehdit olduğunu hatırlatması açısından büyük önem taşımaktadır. Morès'in hikayesi, Avrupa'nın ve dünyanın dört bir yanındaki demokrasiler için, aşırı ideolojilerin nasıl ortaya çıktığını ve toplumun farklı kesimlerinde nasıl yankı bulduğunu anlamak adına değerli bir ders niteliğindedir. Türkiye gibi kendi siyasi geçmişinde farklı ideolojik akımlarla sınanmış bir ülke için de, bu tür tarihsel analizler, demokrasiyi koruma ve toplumsal kutuplaşmayı önleme çabalarında ışık tutabilir. Hiçbir ülke, faşizmin çekiciliğine karşı tamamen bağışık değildir ve bu tür figürlerin erken dönemdeki varlığı, sürekli uyanık olmanın gerekliliğini vurgulamaktadır.

Etiketler:
#faizm#fransa#tarih#anti-semitizm#siyaset
Paylaş:
Kaynak: Ara.cat