Son dönemde Lübnan ve İsrail delegasyonları, Washington'da gerçekleştirilen doğrudan görüşmelerin yeni bir turunda bir araya geldi ve her iki taraf da ateşkesi uzatma konusunda mutabık kaldı. Uluslararası toplumda, devam eden çatışmaların Hizbullah'ı zayıflattığı ve örgütün silahsızlanması için eşi benzeri görülmemiş bir fırsat yarattığı yönünde güçlü bir konsensüs oluşmuş durumda. Ancak sahadaki gerçeklik, özellikle Güney Lübnan ve Beyrut'un güney banliyölerinde, bu uluslararası beklentilerin aksine çok daha karmaşık ve çelişkili bir tablo sunuyor.
Uluslararası aktörler, Hizbullah'ın askeri gücünün azaltılmasını ve Lübnan devletinin tüm topraklarında egemenliğini tam olarak tesis etmesini umarken, Lübnan halkının önemli bir kesimi hem devlete hem de Hizbullah'a olan güvenini kaybetmiş durumda. Bu durum, silahsızlanma çağrılarının ne kadar gerçekçi olduğunu sorgulatıyor. Zira, yıllardır süregelen ekonomik kriz, yaygın yolsuzluk ve devlet kurumlarının işlevsizliği, birçok Lübnanlı için Hizbullah'ın sunduğu sosyal hizmetleri ve güvenlik şemsiyesini bir alternatif olarak görmelerine neden oluyor.
Özellikle 2023 Ekim ayında başlayan ve Gazze Şeridi'ndeki çatışmalarla tırmanan gerilimler, Lübnan'ın güney sınırında Hizbullah ile İsrail arasındaki karşılıklı bombardımanları yeniden alevlendirdi. Bu durum, bölge halkı üzerinde yıkıcı etkiler yaratırken, aynı zamanda Hizbullah'ın "direniş" söylemini bir kez daha ön plana çıkardı. Ancak bu çatışmaların getirdiği yıkım ve belirsizlik, birçok Lübnanlıyı hem örgütün eylemleri hem de ülkeyi bu duruma sürükleyen devletin zayıflığı konusunda derin bir hayal kırıklığına uğratmıştır. Halk, bir yandan İsrail tehdidine karşı Hizbullah'ın varlığını bir kalkan olarak görürken, diğer yandan bu varlığın ülkeyi sürekli bir savaş riskine sürüklemesinden endişe ediyor.
Hizbullah'ın Kökenleri ve Lübnan'daki Çıkmaz
Hizbullah'ın kökenleri, 1982'deki İsrail işgaline ve Lübnan'daki Şii topluluğunun marjinalleşmesine dayanır. İran'ın desteğiyle kurulan bu örgüt, başlangıçta bir direniş hareketi olarak ortaya çıksa da zamanla Lübnan siyasetinin ayrılmaz bir parçası haline gelmiştir. Kendi askeri kanadının yanı sıra, sağlık, eğitim ve sosyal yardım gibi alanlarda geniş bir hizmet ağı kurarak, özellikle Şii nüfus arasında güçlü bir taban oluşturmuştur. Bu durum, Lübnan devletinin temel hizmetleri sunmadaki yetersizliğiyle birleşince, Hizbullah'ın siyasi ve toplumsal meşruiyetini pekiştirmiştir. Örgütün silahsızlanması, sadece askeri bir mesele olmaktan çıkıp, Lübnan'ın derin mezhepsel yapısını, siyasi dengelerini ve toplumsal ihtiyaçlarını doğrudan etkileyen karmaşık bir konu haline gelmiştir.
Lübnan'ın mezhepsel temellere dayalı siyasi sistemi, ülkeyi yıllardır süregelen bir kriz sarmalına sokmuştur. Cumhurbaşkanlığı, Başbakanlık ve Meclis Başkanlığı gibi kilit pozisyonların belirli mezheplere ayrılması, siyasi uzlaşmayı zorlaştırmakta ve karar alma süreçlerini felç etmektedir. 2019'da başlayan ekonomik çöküş, Lübnan Lirası'nın değer kaybetmesi, bankacılık sisteminin iflası ve temel hizmetlerin (elektrik, su, yakıt) kesintiye uğraması, halkın devlete olan güvenini tamamen sarsmıştır. Bu koşullar altında, Hizbullah gibi devlet dışı aktörlerin sunduğu alternatif yapılar, birçok kişi için hayati bir dayanak noktası haline gelmiştir. Bu nedenle, uluslararası toplumun Hizbullah'ın silahsızlanması çağrıları, Lübnan'ın iç dinamikleri ve halkın mevcut güvensizlik ortamı göz önüne alındığında, sahadaki gerçeklikle çelişen bir paradoks yaratmaktadır.
Bölgesel Etkiler ve Gelecek Senaryoları
Lübnan'daki bu karmaşık durum, sadece ülkenin iç istikrarını değil, aynı zamanda Ortadoğu'nun genel dengesini de etkilemektedir. Hizbullah'ın İran ile olan güçlü bağları, örgütü bölgesel güç mücadelesinin önemli bir aktörü haline getirmektedir. İsrail ile yaşanan gerilimler, Suriye'deki iç savaş ve Yemen'deki çatışmalar gibi bölgesel gelişmeler, Hizbullah'ın rolünü ve askeri kapasitesini doğrudan etkilemektedir. Türkiye gibi bölgesel aktörler de Lübnan'daki istikrarı yakından takip etmektedir. Ankara, Doğu Akdeniz ve Levant bölgesindeki güvenliğin ve istikrarın önemini vurgulayarak, Lübnan'ın toprak bütünlüğüne ve egemenliğine saygı gösterilmesini, tüm silahlı grupların devlet kontrolü altına alınmasını ve siyasi çözümlerin önceliklendirilmesini savunmaktadır. Ancak, mevcut durumda, Lübnan'ın kendi içindeki bu paradoksal güven bunalımı, herhangi bir silahsızlanma sürecinin önündeki en büyük engellerden biri olarak durmaktadır.
Sonuç olarak, Lübnan'daki silahsızlanma meselesi, basit bir askeri konu olmaktan çok daha öteye geçerek, derin siyasi, ekonomik ve toplumsal sorunlarla iç içe geçmiştir. Uluslararası toplumun Hizbullah'ın zayıfladığına ve silahsızlanma fırsatının doğduğuna dair inancı, Lübnan halkının hem devlete hem de Hizbullah'a olan güvenini yitirdiği gerçeğiyle çelişmektedir. Bu durum, Lübnan'ın geleceği için büyük belirsizlikler barındırmakta ve ülkenin istikrara kavuşması için kapsamlı bir siyasi reform ve ulusal uzlaşı sürecine olan ihtiyacını bir kez daha gözler önüne sermektedir. Aksi takdirde, bu paradoks, Lübnan'ı sürekli bir kriz ve çatışma döngüsünde tutmaya devam edecektir.



