İspanya'nın Catalunya (Katalonya) bölgesinde yayınlanan popüler gerçek suç belgeseli "Crims" (Suçlar) programı, son bölümüyle geniş çaplı bir tartışmanın fitilini ateşledi. Parets dels Vallès kasabasında işlenen bir cinayeti konu alan "İhanet" başlıklı bölüm, kadına yönelik şiddetin medya tarafından ele alınış biçimi üzerine önemli soruları gündeme getirdi. Programın, cinayeti bir "gizem" olarak sunması ve "kadına yönelik şiddet" terimini açıkça kullanmaktan kaçınması, izleyiciler ve toplumsal cinsiyet eşitliği savunucuları arasında büyük tepkiye yol açtı. Medyanın toplumsal sorumluluğu ve hassas konuları işlerken kullanması gereken dil, bu olayla birlikte bir kez daha mercek altına alındı.
Söz konusu bölümde, Jennifer adlı bir kadının öldürülmesi ve cinayetle ilgili olarak eşinin şüpheli konumu ele alındı. Programın sunucusu Carles Porta, olayı bir muamma gibi sunarak, "Mossos (Katalan polisi) hemen failin kocası olduğundan şüpheleniyor, ancak Jennifer'ın ailesi buna inanmıyor çünkü onlar için o da bir evlat gibi. Mossos mu yanılıyor? Yoksa aile mi yanılıyor?" ifadeleriyle bir gizem atmosferi oluşturdu. Bu sunum tarzı, programın genellikle Mossos d'Esquadra'nın (Katalonya Özerk Polisi) çalışmalarını öven ve onlardan alınan materyallerle beslenen yapısıyla da çelişiyordu. Eleştirmenler, programın bu yaklaşımının, kadına yönelik şiddetin temel nedenlerini ve toplumsal boyutunu göz ardı ettiğini savundu.
Kadına Yönelik Şiddet ve Medya Dili
Programın en çok eleştirilen yönü, kadına yönelik şiddet vakasını açıkça "violència masclista" (erkek şiddeti) veya "violència de gènere" (toplumsal cinsiyet şiddeti) olarak adlandırmaması oldu. Kaynak haberde belirtildiği gibi, bu terim yalnızca bir kez, katil zanlısının kendi masumiyetini kanıtlamak amacıyla yazdığı ve programda okunan bir mektupta geçiyordu. Bu durum, failin manipülatif dilini programın genel anlatısına dahil etmekle eşdeğer görüldü ve şiddetin gerçek nedenlerini bulanıklaştırdığı yorumlarına neden oldu. Medyanın, kadına yönelik şiddet vakalarını bir "aşk cinayeti" ya da "aile içi dram" gibi terimlerle normalleştirmemesi gerektiği, mağdurun değil, failin eylemine odaklanılması gerektiği uluslararası kabul görmüş bir prensiptir. "Crims" programının bu prensibi ihlal ettiği öne sürüldü.
İspanya, kadına yönelik şiddetle mücadelede Avrupa Birliği içinde öncü ülkelerden biri olarak kabul edilmektedir. 2004 yılında kabul edilen "Ley Orgánica de Medidas de Protección Integral contra la Violencia de Género" (Kadına Yönelik Şiddete Karşı Bütüncül Koruma Tedbirleri Organik Yasası) ile bu alanda önemli adımlar atılmıştır. Bu yasa, şiddeti sadece fiziksel değil, psikolojik, ekonomik ve cinsel boyutlarıyla da ele alarak kapsamlı bir koruma sağlamayı hedeflemektedir. Ülkede kadına yönelik şiddetle ilgili farkındalık kampanyaları düzenli olarak yürütülmekte ve medya kuruluşlarına bu tür vakaları doğru ve hassas bir dille ele alma sorumluluğu yüklenmektedir. Bu bağlamda, "Crims" programının yaklaşımı, İspanya'nın bu konudaki hassasiyetleriyle çelişen bir örnek teşkil etmiştir.
Toplumsal Cinsiyet Eşitliği ve Medyanın Rolü
Kadına yönelik şiddet, sadece İspanya'nın değil, tüm dünyanın ve özellikle Türkiye'nin de önemli toplumsal sorunlarından biridir. Türkiye'de de her yıl yüzlerce kadın, eşleri veya eski eşleri tarafından öldürülmekte ya da şiddete maruz kalmaktadır. Bu bağlamda, medyanın bu tür olayları ele alış biçimi, toplumsal algının şekillenmesinde kritik bir rol oynamaktadır. Uzmanlar, kadına yönelik şiddet vakalarının bir "suç gizemi" veya "dramatik bir hikaye" olarak sunulmasının, şiddetin yapısal nedenlerini ve toplumsal cinsiyet eşitsizliğini göz ardı etme riskini taşıdığını belirtmektedir. Bunun yerine, failin sorumluluğunu vurgulamak, mağdurların sesini duyurmak ve toplumsal farkındalığı artırmak medyanın temel görevi olmalıdır. Programın, cinayeti bir "gizem" olarak sunması, izleyicinin odağını failin eyleminden uzaklaştırıp, olayın ardındaki "kim yaptı?" sorusuna yönlendirerek, şiddetin kökenindeki toplumsal dinamikleri gözden kaçırmasına neden olabilir.
Bu tartışma, medyanın toplumsal sorumluluğunu ve hassas konuları işlerken etik kurallara bağlı kalmasının önemini bir kez daha ortaya koymuştur. Kadına yönelik şiddet, bireysel bir suç olmanın ötesinde, derin toplumsal kökleri olan ve toplumsal cinsiyet eşitsizliğinden beslenen bir sorundur. Bu nedenle, medya kuruluşlarının bu tür vakaları ele alırken, doğru terminolojiyi kullanması, mağdurların onurunu koruması ve şiddeti meşrulaştırıcı veya normalleştirici bir dil kullanmaktan kaçınması büyük önem taşımaktadır. "Crims" programına yönelik eleştiriler, kadına yönelik şiddetin bir "gösteri" değil, ciddiyetle ele alınması gereken bir insan hakları ihlali olduğu gerçeğini bir kez daha hatırlatmıştır. Medya, bu tür tartışmalar sayesinde kendi yayın pratiklerini gözden geçirme ve toplumsal cinsiyet eşitliği konusunda daha bilinçli bir yaklaşım sergileme fırsatı bulmalıdır.



