İsveç siyaseti, yaklaşan genel seçimler öncesinde tarihi bir dönüm noktasının eşiğinde. Ülkenin aşırı sağcı partisi İsveç Demokratları (SD), ilk kez hükümette yer alma veya hükümete dışarıdan destek verme konusunda hiç olmadığı kadar yakın bir konuma geldi. Bu durum, yıllardır İsveç siyasetinde uygulanan ve aşırı sağ partileri izole etmeyi amaçlayan "cordon sanitaire" (siyasi izolasyon veya sağlık kordonu) politikasının kesin olarak kırıldığı anlamına geliyor. Sağ bloktaki diğer tüm partilerin SD ile işbirliğine açık hale gelmesi, İsveç'in siyasi manzarasında köklü bir değişimin habercisi olarak yorumlanıyor.
Geleneksel olarak, İsveç'teki ana akım partiler, İsveç Demokratları'nın tartışmalı geçmişi ve politikaları nedeniyle onlarla herhangi bir işbirliğinden kaçınmış, onları siyasi sistemin dışında tutmaya özen göstermişlerdi. Bu "kordon sanitasyonunun" temelinde, partinin 1980'lerin sonunda neo-Nazi kökenlere sahip gruplar tarafından kurulmuş olması ve uzun yıllar boyunca göçmen karşıtı, milliyetçi söylemleri yatıyordu. Ancak son yıllarda, özellikle göç ve suç oranları gibi konularda artan toplumsal endişelerle birlikte SD'nin oyları yükseliş gösterdi ve parti, İsveç siyasetinin üçüncü büyük gücü haline geldi.
Şimdi ise, sağ bloktaki Ilımlılar (Moderaterna), Hristiyan Demokratlar (Kristdemokraterna) ve Liberaller (Liberalerna) gibi partiler, iktidarı ele geçirme veya mevcut hükümeti destekleme hedefiyle SD ile işbirliği yapma kapısını araladı. Bu pragmatik yaklaşım, bir yandan siyasi istikrar arayışının bir sonucu olarak görülürken, diğer yandan İsveç Demokratları'nın siyasi meşruiyetini artırarak onları ana akım siyasetin bir parçası haline getiriyor. Bu durum, İsveç'in uzun süredir devam eden liberal ve hoşgörülü imajını sorgulatacak önemli bir dönüşümü işaret ediyor.
İsveç Demokratları, kuruluşundan bu yana imajını "normalleştirmek" ve aşırı sağcı etiketinden kurtulmak için çaba sarf etti. Parti, özellikle göçmenlik politikalarında katı bir duruş sergilerken, suçla mücadele ve ulusal kimliğin korunması gibi konulara odaklanarak geniş bir seçmen kitlesine hitap etmeyi başardı. Parti lideri Jimmie Åkesson'un yönetiminde, SD, diğer sağ partilerin de benzer söylemleri benimsemesine yol açan bir siyasi baskı unsuru haline geldi. Bu durum, İsveç'in siyasi yelpazesinin genel olarak sağa kaydığının bir göstergesi olarak da değerlendirilebilir.
İsveç Siyasetinde Dönüşüm ve SD'nin Yükselişi
İsveç'in politik sahnesi, son on yılda önemli bir dönüşüm geçirdi. Uzun yıllar Sosyal Demokratların liderliğindeki refah devleti modeliyle tanınan ülke, artan göçmen nüfusu ve entegrasyon sorunlarıyla birlikte çeşitli toplumsal gerilimlere sahne oldu. İsveç Demokratları (SD), bu gerilimleri siyasallaştırarak, özellikle göçmenlik, suç oranlarındaki artış iddiaları ve kültürel kimlik konularında halkın endişelerini dile getiren tek parti olarak öne çıktı. Parti, 2010'da ilk kez parlamentoya girdikten sonra, her seçimde oy oranını artırarak 2018 genel seçimlerinde yaklaşık %17,5 oy alarak üçüncü büyük parti konumuna yükseldi. Bu yükseliş, geleneksel partilerin seçmen tabanlarında erozyona yol açarken, İsveç siyasetini daha kutuplaşmış bir yapıya büründürdü.
SD'nin başarısı, sadece kendi politikalarının çekiciliğinden değil, aynı zamanda diğer partilerin göç ve entegrasyon konularındaki tutumlarının seçmenler tarafından yetersiz bulunmasından da kaynaklanıyor. Hükümet kurma süreçlerinde yaşanan tıkanıklıklar ve siyasi istikrarsızlıklar, sağ bloktaki partileri, SD'nin desteğini almadan iktidara gelemeyecekleri gerçeğiyle yüzleştirdi. Bu durum, "cordon sanitaire" stratejisinin sürdürülebilirliğini sorgulatmış ve nihayetinde bu siyasi bariyerin yıkılmasına yol açmıştır. Artık SD, İsveç siyasetinde görmezden gelinemeyecek bir aktör olarak kabul ediliyor ve olası bir sağ koalisyonun vazgeçilmez bir parçası olarak görülüyor.
Avrupa'da Aşırı Sağın Yükselişi ve Uluslararası Etkileri
İsveç'teki bu siyasi değişim, Avrupa genelinde yükselişte olan aşırı sağ popülizm dalgasının bir parçası olarak değerlendirilebilir. Fransa'da Marine Le Pen'in Ulusal Cephesi (şimdiki adıyla Ulusal Birlik), Almanya'da Almanya için Alternatif (AfD), İtalya'da İtalya Kardeşleri (Fratelli d'Italia) ve İspanya'da Vox gibi partiler, son yıllarda önemli ölçüde güç kazanarak ana akım siyaseti etkilemeye başladılar. Bu partiler genellikle milliyetçilik, göçmen karşıtlığı, Avrupa Birliği şüpheciliği ve "kanun ve düzen" vurgusu gibi ortak temalara odaklanıyorlar. İsveç'in de bu kervana katılması, Avrupa'nın siyasi haritasında sağa doğru genel bir kaymanın devam ettiğini gösteriyor.
Bu eğilim, İspanya gibi ülkelerde de gözlemleniyor. İspanya'da Vox partisinin yükselişi, geleneksel sağ parti Halk Partisi'ni (PP) kendi politikalarını gözden geçirmeye ve hatta bazı konularda Vox'un söylemlerine yaklaşmaya itti. Türkiye'de ise Avrupa'daki "aşırı sağ" tanımına doğrudan uyan bir parti olmasa da, ulusal kimlik, güvenlik ve göç kontrolü gibi temalar, siyasetin önemli bir parçasıdır ve benzer endişelerin farklı siyasi yapılar altında nasıl tezahür ettiğini göstermektedir. İsveç'teki gelişmeler, demokratik normlar ve siyasi söylem üzerindeki uzun vadeli etkileri açısından tüm Avrupa için önemli dersler barındırıyor.
İsveç Demokratları'nın olası bir hükümet ortaklığı veya destekçisi olarak sahneye çıkması, ülkenin hem iç hem de dış politikalarında önemli değişikliklere yol açabilir. Göçmenlik yasaları sıkılaşabilir, sosyal refah politikaları gözden geçirilebilir ve İsveç'in uluslararası alandaki liberal imajı sorgulanabilir. Bu durum, sadece İsveç için değil, Avrupa Birliği'nin geleceği ve kıtadaki demokratik değerlerin korunması açısından da kritik sonuçlar doğurabilir. İsveç'teki seçimler, aşırı sağın Avrupa'daki yükselişinin bir sonraki aşamasını belirleyecek önemli bir gösterge olacak.



