Geçtiğimiz hafta Washington'da, İsrail ile Lübnan arasında "savaşın sonunun başlangıcı" olarak sunulan bir anlaşma, taraflar arasında el sıkışmalar ve gülümsemelerle karşılandı. Ancak bu diplomatik zaferin sahaya yansıması oldukça sınırlı kaldı. Lübnan'ın güney bölgelerinde İsrail askerlerinin varlığı devam ederken, binlerce Lübnanlı sivil, savaşın harap ettiği köylerine geri dönmenin belirsizliğini yaşıyor. Amerika Birleşik Devletleri (ABD) tarafından sınırın istikrara kavuşması ve Lübnan devlet otoritesinin yeniden tesisi için atılmış ilk adım olarak lanse edilen bu belge, bölgedeki en kritik soruyu yanıtsız bırakıyor: İsrail işgali ne zaman sona erecek?
Anlaşma, her ne kadar iki ülke arasındaki gerilimi azaltma potansiyeli taşısa da, Lübnan halkının günlük yaşamında somut bir iyileşme sağlamış değil. Güney Lübnan'daki İsrail askeri varlığı, bölge sakinleri için devam eden bir güvensizlik kaynağı olmayı sürdürüyor. Yerinden edilmiş Lübnanlılar, evlerine dönme umuduyla beklerken, yıkılan altyapı ve ekonomik zorluklar, barışın sadece bir kağıt üzerinde kalma riskini artırıyor. Bu durum, diplomatik başarıların, sahadaki gerçeklerle ne kadar örtüştüğünü sorgulatıyor.
Washington'da varılan mutabakatın detayları henüz tam olarak açıklanmasa da, ana hatlarıyla deniz sınırlarının çizilmesi ve enerji kaynaklarının paylaşımı gibi konuları içerdiği tahmin ediliyor. Ancak Lübnan'ın toprak bütünlüğü ve egemenliği açısından hayati önem taşıyan kara sınırları ve İsrail işgalinin sonlandırılması gibi temel meseleler, anlaşmanın kapsamı dışında kalmış gibi görünüyor. Bu durum, Lübnan'daki siyasi çevrelerde ve kamuoyunda büyük bir hayal kırıklığına yol açarken, anlaşmanın kalıcılığı ve etkinliği konusunda ciddi şüpheler uyandırıyor.
ABD'nin arabuluculuğunda gerçekleşen bu anlaşma, bölgesel güç dengeleri açısından da önemli bir dönüm noktası olarak değerlendirilebilir. Ancak İsrail'in güvenlik endişeleri ve Lübnan'ın iç siyasi kırılganlıkları, kalıcı bir çözümün önündeki engelleri oluşturuyor. Özellikle Lübnan'daki Hizbullah'ın siyasi ve askeri gücü, devletin karar alma süreçlerini etkilemeye devam ederken, bu tür anlaşmaların tam olarak uygulanabilirliğini sorgulatıyor. Uluslararası toplumun, bu anlaşmanın sadece bir başlangıç olduğunu kabul ederek, daha kapsamlı ve kalıcı bir barış sürecini desteklemesi gerektiği vurgulanıyor.
İsrail-Lübnan Çatışmasının Tarihsel Arka Planı ve Jeopolitik Bağlamı
İsrail ile Lübnan arasındaki çatışma, modern Ortadoğu tarihinin en karmaşık ve uzun soluklu meselelerinden biridir. 1948'de İsrail Devleti'nin kurulmasından bu yana, iki ülke arasında zaman zaman sıcak çatışmalara dönüşen gerginlikler yaşanmıştır. İsrail'in 1978'de "Litani Operasyonu" ile Lübnan'a ilk kez geniş çaplı müdahalesi ve ardından 1982'de Beyrut'a kadar ilerlemesi, bölgedeki istikrarsızlığı derinleştirmiştir. Bu işgal, Lübnan'ın güneyinde uzun yıllar sürecek bir İsrail askeri varlığının temelini atmış ve 2000 yılına kadar devam etmiştir. Ancak İsrail'in 2000'de çekilmesinin ardından bile, Şeba Çiftlikleri gibi tartışmalı bölgeler ve sınır ihlalleri, iki ülke arasındaki gerilimin sürmesine neden olmuştur.
2006'da yaşanan İkinci Lübnan Savaşı, İsrail ile Hizbullah arasında şiddetli çatışmalara sahne olmuş ve her iki tarafta da büyük kayıplara yol açmıştır. Bu savaşın ardından Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi'nin 1701 sayılı kararı, Lübnan'ın güneyinde uluslararası bir barış gücü (UNIFIL) konuşlandırılmasını öngörmüş, ancak bu karar da İsrail'in bölgedeki hava ve deniz ihlallerini tamamen durduramamıştır. Lübnan'ın coğrafi konumu, Suriye ve İsrail arasındaki tampon bölge niteliği taşıması, İran'ın bölgedeki etkisi ve Hizbullah'ın varlığı, bu çatışmayı sadece iki ülke arasındaki bir mesele olmaktan çıkarıp, bölgesel ve küresel güç dengelerinin bir parçası haline getirmiştir.
Uzmanlar, İsrail'in Güney Lübnan'daki varlığını genellikle güvenlik kaygıları, özellikle de Hizbullah'ın İsrail sınırına yakın konuşlanmasıyla ilişkilendiriyor. Ancak Lübnan tarafı, bu varlığı uluslararası hukuka aykırı bir işgal olarak görüyor ve toprak bütünlüğünün ihlali olarak değerlendiriyor. Bu durum, her iki tarafın da haklı gerekçelere sahip olduğunu iddia ettiği, ancak uluslararası hukukun ve BM kararlarının genellikle Lübnan lehine yorumlandığı karmaşık bir tablo çiziyor. Bu tür bir anlaşmanın, gerçek anlamda kalıcı bir barış getirebilmesi için uluslararası hukukun tam olarak uygulanması ve her iki tarafın da güvenlik endişelerinin adil bir şekilde ele alınması gerektiği vurgulanmaktadır.
Anlaşmanın Etkileri ve Geleceğe Yönelik Beklentiler
Washington'da imzalanan anlaşma, her ne kadar diplomatik bir başarı olarak sunulsa da, bölgedeki kalıcı barışın sağlanması için yeterli olmaktan uzaktır. Anlaşmanın asıl amacı, mevcut gerilimi dindirmek ve olası bir yeni çatışmayı önlemek olabilir, ancak İsrail'in Lübnan topraklarındaki işgalini sonlandırmaması, uzun vadede yeni gerilimlere zemin hazırlayacaktır. Lübnan'ın uluslararası alanda tanınan sınırları içinde tam egemenliğini sağlaması, bölgenin istikrarı için kritik öneme sahiptir. Aksi takdirde, bu tür kısmi anlaşmalar, sadece mevcut sorunları ertelemekten öteye geçemeyecektir.
Bölgesel aktörler ve uluslararası toplum, bu anlaşmayı bir başlangıç noktası olarak görmeli ve İsrail ile Lübnan arasında kapsamlı bir barış sürecinin desteklenmesi için çaba göstermelidir. Türkiye, Ortadoğu'daki barış ve istikrarın sağlanması konusunda her zaman aktif bir rol oynamıştır. Ankara, bu tür bölgesel anlaşmaların sadece yüzeysel çözümler sunmak yerine, uluslararası hukuka uygun, kalıcı ve adil sonuçlar doğurması gerektiğini savunmaktadır. Türkiye'nin bölgedeki diplomatik girişimleri ve arabuluculuk çabaları, İsrail-Lübnan meselesinde de yapıcı bir rol oynayabilir.
Sonuç olarak, Washington'daki anlaşma, İsrail ve Lübnan arasındaki ilişkilerde küçük bir adım olabilir, ancak bu adımın gerçek bir barışa dönüşmesi için daha katedilmesi gereken çok yol var. İsrail işgalinin sona ermesi, yerinden edilmiş Lübnanlıların evlerine dönmesi ve Lübnan'ın tam egemenliğinin tesisi, bölgedeki istikrarın anahtarlarıdır. Bu temel sorunlar çözülmeden, diplomatik gülümsemeler ve el sıkışmalar, sahada yaşanan acıları ve belirsizlikleri gidermekte yetersiz kalacaktır. Uluslararası toplumun, bu hassas süreçte daha aktif ve adil bir rol üstlenmesi, bölgenin geleceği için hayati önem taşımaktadır.



