Amerika Birleşik Devletleri (ABD), İran'a yönelik hava saldırılarını sekizinci gece üst üste sürdürürken, bölgedeki gerilim yeni bir boyut kazandı. Bu kez İran, komşusu Jordania (Ürdün) topraklarını hedef aldı. Ürdün ordusu Pazar günü yaptığı açıklamada, İran kaynaklı üç füzenin hava sahasında başarıyla etkisiz hale getirildiğini, bir diğerinin ise ülkenin güneyindeki uzak bir bölgeye düştüğünü bildirdi. Bu saldırılar can kaybına veya maddi hasara yol açmasa da, Ürdün Dışişleri Bakanlığı'nı harekete geçirdi ve Amman'daki (Umman) İran Büyükelçiliği maslahatgüzarını protesto amacıyla çağırdı.
Ürdün askeri kaynakları, düşen füzenin herhangi bir insan kaybına veya maddi zarara neden olmadığını belirtse de, bu durum Amman'ı alarma geçirdi. Ürdün Dışişleri Bakanlığı, İran Büyükelçiliği maslahatgüzarını çağırarak, "Ürdün topraklarına yönelik son günlerde yoğunlaşan acımasız ve haksız İran saldırılarını" sert bir dille kınadığını ifade etti. Bu diplomatik adım, Ürdün'ün bölgedeki istikrarsızlığın kendi sınırlarına sıçramasına yönelik derin endişesini gözler önüne seriyor ve ülkenin bölgedeki hassas konumunu bir kez daha vurguluyor.
ABD'nin İran'a yönelik "bombardımanları" ifadesi, genellikle İran topraklarını değil, Irak, Suriye ve Yemen'deki İran destekli milis gruplarının hedeflerini kapsıyor. Bu saldırılar, Ocak ayının sonlarında Ürdün-Suriye sınırındaki "Tower 22" adlı ABD üssüne düzenlenen ve üç Amerikan askerinin ölümüne yol açan dron saldırısına misilleme olarak başlatıldı. Washington, bu saldırıdan İran destekli grupları sorumlu tutmuş ve bölgedeki Amerikan çıkarlarını koruma sözü vermişti. Sekiz gecedir süren bu operasyonlar, ABD'nin bölgedeki caydırıcılık kapasitesini gösterme ve gelecekteki saldırıları engelleme çabası olarak yorumlanıyor.
Ortadoğu'daki gerilim, özellikle İsrail'in Gazze Şeridi'ne yönelik operasyonlarının başlamasından bu yana tırmanışta. İran destekli Husi (Houthi) milislerinin Kızıldeniz'deki ticari gemilere yönelik saldırıları, Irak ve Suriye'deki İran yanlısı grupların ABD üslerine yönelik tacizleri ve Lübnan'daki Hizbullah'ın (Hezbollah) İsrail ile sınır çatışmaları, bölgeyi geniş çaplı bir çatışmanın eşiğine getirdi. İran'ın doğrudan Ürdün'ü hedef alması, bu "direniş ekseni"nin operasyonel alanının genişlediğini ve bölgesel aktörler arasındaki hassas dengenin daha da bozulduğunu gösteriyor.
Bölgesel Gerilimin Arka Planı ve Ürdün'ün Hassas Konumu
ABD'nin misilleme saldırılarının doğrudan tetikleyicisi, 28 Ocak'ta Ürdün'ün kuzeydoğusunda, Suriye sınırı yakınlarındaki Tower 22 askeri karakoluna düzenlenen dron saldırısıydı. Bu saldırıda üç ABD askeri hayatını kaybetmiş ve onlarca asker yaralanmıştı. Washington, saldırının sorumluluğunu Irak ve Suriye'deki İran destekli milis gruplarına atfetmişti. İran, bu gruplarla doğrudan bir bağını reddetse de, onları "direniş ekseninin" bir parçası olarak görmektedir. Bu eksen; Irak'taki Haşdi Şabi (Popular Mobilization Forces) bileşenleri, Yemen'deki Husiler, Lübnan'daki Hizbullah ve Suriye'deki çeşitli milislerden oluşuyor. Bu gruplar, İsrail ve ABD'nin bölgedeki varlığına karşı ortak bir duruş sergiliyor ve genellikle İran'ın bölgesel nüfuzunu artırma stratejisinin bir parçası olarak hareket ediyorlar.
Ürdün, bölgede hem ABD'nin önemli bir müttefiki hem de İsrail ile barış anlaşması imzalamış Arap ülkelerinden biri olması nedeniyle stratejik bir konuma sahip. Ancak Gazze'deki gelişmeler ve bölgedeki genel gerilim, Ürdün'ün iç istikrarını ve dış politikasını ciddi şekilde etkiliyor. Ürdün halkı arasında Filistin davasına güçlü bir destek varken, hükümet bölgesel istikrarı korumak ve olası bir çatışmanın ülkesine sıçramasını engellemek için dengeleyici bir rol oynamaya çalışıyor. İran'dan gelen füze saldırıları, bu hassas dengenin ne kadar kırılgan olduğunu bir kez daha ortaya koymuş ve Ürdün'ün bölgedeki tarafsızlığını sürdürme çabalarını zorlaştırmıştır.
Küresel Etkiler ve Türkiye'nin Bölgesel Vizyonu
Ortadoğu'daki bu tırmanma, sadece bölgesel değil, küresel çapta da endişelere yol açıyor. Geniş çaplı bir çatışmanın patlak vermesi, dünya enerji piyasalarını derinden etkileyebilir, petrol fiyatlarını yükseltebilir ve küresel tedarik zincirlerinde ciddi aksaklıklara neden olabilir. Kızıldeniz'deki seyrüsefer güvenliğinin bozulması, zaten küresel ekonomiyi olumsuz etkileyen önemli bir faktör haline gelmiştir. Uluslararası toplum, bu gerilimi düşürmek ve diplomatik çözüm yolları bulmak için çaba sarf etse de, mevcut durum çözümden çok tırmanmaya işaret ediyor ve bölgedeki risk algısını artırıyor.
Türkiye, bölgedeki istikrarın korunması ve çatışmaların yayılmasının önlenmesi konusunda aktif bir diplomasi yürütmektedir. Ankara, hem Gazze'deki insani krizin sona ermesi hem de bölgesel aktörler arasındaki gerilimin düşürülmesi için çağrılarda bulunarak, diyalog ve barışçıl çözümlerin önemini vurgulamaktadır. Benzer şekilde, İspanya ve Avrupa Birliği (AB) genelinde de Ortadoğu'daki tırmanma endişeyle izlenmektedir. Avrupa ülkeleri, bölgedeki istikrarsızlığın enerji güvenliği, göç akınları ve terör tehdidi gibi konularda doğrudan Avrupa'yı etkileyeceğinin farkındadır. Bu nedenle, diplomatik kanalların açık tutulması ve gerilimi azaltıcı adımların atılması, uluslararası toplumun ortak beklentisidir ve bölgenin geleceği için hayati önem taşımaktadır.



