Güneydoğu Asya'nın incisi Filipinler, dünya üzerinde boşanmanın yasal olmadığı iki ülkeden biri olma özelliğini taşıyor. Vatikan ile birlikte bu nadir statüyü paylaşan Filipinler'de, yüzyıllık İspanyol sömürge mirasının ve Katolik Kilisesi'nin güçlü etkisinin bir sonucu olarak evliliklerin feshi imkansız. Bu durum, on binlerce Filipinli kadını, kağıt üzerinde varlığını sürdüren ancak gerçekte çoktan sona ermiş evliliklerde hapsolmuş bir şekilde, hukuki ve toplumsal bir çıkmazın ortasında bırakıyor.
A.J. Alfafara'nın 47 yaşındaki hikayesi, bu acımasız sistemin kişisel düzeydeki yansımalarından sadece biri. On yılı aşkın bir süredir kocasından haber alamamasına rağmen, Filipin devleti için o hala evli bir kadın. Bir aktivist olan Alfafara, kendi evini satın alma girişimi sırasında bu hukuki acımasızlıkla yüzleşti. Rutin bir işlem olması beklenen bu süreç, noter kendisine on yıldır kayıp olan kocasının imzası olmadan mülk edinme yetkisine sahip olmadığını söylediğinde aşılmaz bir duvara dönüştü. Bu durum, Alfafara'nın kendi çatısı altında yaşama hakkını dahi elinden alarak, yasal bir kimlik olarak kendi başına var olamadığını acı bir şekilde gösterdi.
Alfafara'nın yaşadıkları münferit bir olay değil, Filipinler'deki binlerce kadının ortak kaderini yansıtan trajik bir örnek. Bu kadınlar, terk edilmelerine, istismara uğramalarına veya eşlerinin vefat etmesine rağmen, resmiyette evli kalmaya mahkum ediliyorlar. Bu hukuki boşluk, onların yeniden evlenmelerini engellediği gibi, mülkiyet haklarından miras konularına kadar pek çok alanda ciddi mağduriyetlere yol açıyor. Toplumda "günah içinde yaşamak" olarak algılanma korkusuyla yeni bir partnerle ilişki kurmaktan çekinen bu kadınlar, aynı zamanda yasal güvencelerden de mahrum kalıyorlar.
Tarihsel Arka Plan ve Katolik Kilisesi'nin Rolü
Filipinler'deki boşanma yasağının kökenleri, İspanya'nın 16. yüzyıldan 19. yüzyılın sonlarına kadar süren yaklaşık 333 yıllık sömürge yönetimine dayanıyor. İspanyollar, Katolikliği ülkeye getirirken, evliliğin kutsallığı ve bozulmazlığı ilkesini de beraberinde getirdi. Bağımsızlık sonrası dönemde bile, bu Katolik ilke ülkenin medeni hukukunun temelini oluşturmaya devam etti. İspanya'nın kendisi, 1980'lerde boşanmayı yasallaştırmışken, eski sömürgesi Filipinler'de bu yasağın varlığını sürdürmesi, tarihsel mirasın ne denli derinlere işlediğini gösteriyor.
Filipinler'de boşanma olmasa da, evliliğin geçersiz kılınması (annulment) yoluyla bir evliliği sonlandırmak mümkün. Ancak bu süreç, boşanmadan çok farklıdır; evliliğin en başından itibaren hiç var olmadığına hükmedilmesini gerektirir. "Psikolojik yetersizlik", "dolandırıcılık" veya "ebeveyn rızasının eksikliği" gibi çok dar ve katı gerekçelere dayanır. Dahası, evliliğin geçersiz kılınması süreci son derece pahalı ve uzun solukludur. Binlerce Euro'ya mal olabilen ve yıllarca sürebilen bu hukuki mücadele, ortalama bir Filipinli için neredeyse imkansızdır. Bu durum, özellikle düşük gelirli ve kırsal kesimdeki kadınları tamamen çaresiz bırakmaktadır.
Toplumsal ve Ekonomik Etkiler ile Reform Çabaları
Boşanma yasağı, özellikle kadınlar üzerinde ağır toplumsal ve ekonomik sonuçlar doğuruyor. Terk edilmiş veya istismarcı evliliklerde yaşayan kadınlar, yasal bir çıkış yolu bulamadıkları için kronik bir stres ve güvensizlik içinde yaşamak zorunda kalıyorlar. Yeniden evlenememeleri, yeni bir aile kurmalarını engellerken, mevcut eşlerinden doğan çocukların yasal statüsü de belirsizliklerle dolu olabiliyor. Ekonomik açıdan da, ortak mülkiyetin bölünememesi, banka kredisi alamama veya miras haklarından mahrum kalma gibi sorunlarla karşılaşabiliyorlar. Bu durum, kadınların ekonomik bağımsızlıklarını ve toplumsal yaşamdaki yerlerini ciddi şekilde kısıtlamaktadır.
Filipinler'de boşanmayı yasallaştırmak için uzun yıllardır süren yoğun bir mücadele var. Kongre'de defalarca boşanma yasa tasarıları sunuldu. Örneğin, 2018'de Temsilciler Meclisi'nden geçen "Mutlak Boşanma Yasası" (House Bill 7303) gibi girişimler oldu. Ancak bu tasarılar, genellikle Senato'da veya güçlü Katolik Kilisesi'nin muhalefetiyle karşılaşıp ilerleyemedi. Kilise, evliliğin kutsallığı ve ailenin bütünlüğü argümanlarıyla boşanmaya karşı çıkarken, reform yanlıları insan hakları, cinsiyet eşitliği ve seküler bir devlet ilkesini savunuyor. Bu tartışma, dini değerler ile modern hukukun ve bireysel özgürlüklerin çatışmasını gözler önüne seriyor.
Filipinler'in boşanma yasağı konusundaki bu benzersiz konumu, ülkeyi küresel standartların gerisinde bırakıyor. Dünyanın neredeyse tüm ülkelerinde, İspanya ve Türkiye dahil olmak üzere, boşanma yasal bir haktır. Hatta yurt dışında yaşayan Filipinliler, bulundukları ülkelerde boşanabildikleri için, ülkelerine döndüklerinde yasal bir paradoksla karşılaşabiliyorlar. Bu durum, hem Filipinler'in uluslararası imajını etkiliyor hem de vatandaşlarının temel haklarını kısıtlıyor. Boşanma hakkının tanınması, birçok Filipinli için sadece hukuki bir düzenleme değil, aynı zamanda kişisel özgürlük ve onur meselesidir.
Sonuç olarak, A.J. Alfafara'nın yaşadığı çıkmaz, Filipinler'deki boşanma yasağının sadece bir yasal kısıtlama olmadığını, aynı zamanda on binlerce insanın hayatını derinden etkileyen, toplumsal ve ekonomik adaletsizliklere yol açan somut bir gerçeklik olduğunu gösteriyor. İspanyol sömürgeciliğinin ve Katolik Kilisesi'nin yüzyıllar öncesine dayanan mirası, modern Filipin toplumunda hala belirleyici bir rol oynuyor. Ancak insan hakları ve toplumsal eşitlik taleplerinin yükseldiği bu çağda, boşanma hakkının tanınması, milyonlarca Filipinli için adalet ve insaniyetin temel bir gerekliliği olarak öne çıkıyor. Bu yasal reformun gerçekleşmesi, ülkenin geçmişin yükünden kurtularak daha çağdaş ve kapsayıcı bir geleceğe adım atmasını sağlayacaktır.



