Katalan yazar ve gazeteci Empar Moliner'in (Santa Eulàlia de Ronçana, 1966) yeni romanı Instruccions per viure sense ella (Onsuz Yaşama Talimatları), feminist söylemlerin merkezinde yer alan ancak yazarın daha önceki eleştirel duruşuyla tezat oluşturabilecek bir konuyu ele alıyor: Kadınların zihinsel yükü. Moliner, köşe yazıları ve medya programlarındaki yorumlarıyla, bazı feminist söylemlerin klişeleri (güçlü erkek, zayıf ve çaresiz kadın gibi) pekiştirdiğini, nüansları göz ardı ettiğini ve kadınlarla erkekler arasındaki benzerlikleri ile farklılıkları yok saydığını savunarak tartışmalara yol açmıştı. Ancak edebi eserlerin, gazetecilikteki peşin hükümlerden veya kişisel kanaatlerden farklı bir derinlik sunduğu biliniyor.
İşte tam da bu bağlamda, Moliner'in yeni romanının, feminist hareketin sürekli vurguladığı bir motifi, yani görev ve sorumluluklarla yüklü, sevdiklerine bakmak uğruna kendini aşırı derecede zorlayan, hatta köleleştiren kadının dramatik çekirdeğini merkeze alması dikkat çekiyor. Roman, kadınların ev işleri, çocuk bakımı, sosyal planlama, duygusal emek gibi görünmez ama sürekli çaba gerektiren işlerin ağırlığı altında nasıl ezildiğini, bu "zihinsel yükün" onların fiziksel ve ruhsal sağlığını nasıl etkilediğini edebi bir dille gözler önüne seriyor. Bu durum, yazarın kamuoyundaki tartışmalı duruşu ile edebi yaratımındaki derinlemesine keşif yeteneği arasındaki ilginç bir köprüyü de ortaya koyuyor.
Empar Moliner’in geçmişteki feminist eleştirileri, genellikle hareketin belirli akımlarını hedef alıyordu. Yazar, cinsiyetler arası farklılıkları vurgulayan ve erkeği "güçlü", kadını ise "kurban" olarak konumlandıran söylemlerin, aslında kadınların kendi güçlerini görmelerini engellediğini ve geleneksel rolleri farkında olmadan yeniden ürettiğini iddia ediyordu. Ona göre, bu tür yaklaşımlar, kadınların bireysel başarılarını ve özerkliklerini gölgede bırakarak, onları sürekli bir mağduriyet anlatısının içine hapsediyordu. Ancak yeni romanıyla, Moliner, eleştirdiği bu alanın temelini oluşturan, yani kadınların omuzlarındaki görünmez ve ölçülemez yükü, bir bireyin iç dünyasındaki yansımaları üzerinden işleyerek, konuya farklı bir boyut kazandırıyor.
Kadınların Zihinsel Yükü: Küresel Bir Gerçeklik
Kadınların zihinsel yükü (mental load), modern feminist ve sosyolojik tartışmaların en önemli konularından biridir. Bu kavram, genellikle ev işleri, çocuk bakımı, aile üyelerinin sağlık ve eğitim planlaması, sosyal etkinliklerin düzenlenmesi, hatta evdeki ihtiyaçların önceden tahmin edilip karşılanması gibi görünmez ve sürekli zihinsel çaba gerektiren görevlerin büyük bir kısmının kadınlar tarafından üstlenilmesini ifade eder. Bu yük, çoğu zaman geleneksel cinsiyet rolleri ve toplumsal beklentilerle beslenir ve kadınların kariyer gelişimlerini, kişisel zamanlarını ve genel refahlarını olumsuz etkiler.
İspanya'da, bu zihinsel yükün etkileri özellikle belirgindir. Eurostat verilerine göre, İspanyol kadınları, erkeklere kıyasla ev işleri ve bakım hizmetlerine ortalama olarak çok daha fazla zaman ayırmaktadır. Bu durum, kadınların işgücüne katılım oranlarını, terfi olanaklarını ve ücret eşitliğini doğrudan etkileyen önemli bir faktördür. İspanya'da güçlü bir feminist hareketin varlığına rağmen, özellikle kırsal bölgelerde veya daha muhafazakar aile yapılarında, bu tür geleneksel rol dağılımları hala yaygınlığını korumaktadır. Barselona (Barcelona) gibi büyük şehirlerde ise, kadınlar hem profesyonel kariyerlerini sürdürme hem de evdeki sorumlulukları yerine getirme konusunda "çifte yük" altında ezilmektedir.
Türkiye'de de durum benzerdir; kadınların zihinsel yükü, toplumsal cinsiyet eşitliği tartışmalarının önemli bir parçasını oluşturur. Geleneksel aile yapısı ve kültürel normlar, ev işleri ve çocuk bakımının genellikle kadınların sorumluluğunda olduğu algısını pekiştirir. Türkiye İstatistik Kurumu (TÜİK) verileri, kadınların ev işlerine erkeklerden ortalama beş kat daha fazla zaman harcadığını göstermektedir. Bu durum, kadınların iş hayatında ilerlemesini engellerken, onların fiziksel ve psikolojik yorgunluk yaşamalarına neden olur. Empar Moliner'in romanında işlediği tema, bu yönüyle Türk okuyucusu için de oldukça tanıdık ve evrensel bir yankı bulmaktadır.
Edebiyatın Aynasında Toplumsal Gerçeklikler
Empar Moliner'in romanı, edebi bir eserin toplumsal tartışmalara nasıl farklı bir pencere açabileceğini gösteriyor. Gazetecilik veya aktivizmde ortaya konan doğrudan eleştiriler ve polemikler yerine, edebiyat, karakterler ve hikayeler aracılığıyla daha derin, daha karmaşık ve daha kişisel bir anlayış sunabilir. Moliner'in, eleştirdiği feminist söylemlerin temelindeki acı gerçeği, yani kadınların maruz kaldığı aşırı yükü bir romanın merkezine koyması, onun kendi düşünsel evrimini veya en azından farklı ifade biçimlerini keşfetme arayışını yansıtabilir.
Bu tür eserler, sadece kadınların yaşadığı zorlukları görünür kılmakla kalmaz, aynı zamanda bu yükün erkekler ve genel olarak toplum üzerindeki etkilerini de sorgulatır. Bir kadının "onsuz yaşama talimatları" arayışı, aslında tüm topluma, bu yükü nasıl paylaştırabileceğimiz ve daha adil bir denge kurabileceğimiz konusunda bir çağrıdır. Roman, okuyucuları, kişisel fedakarlıkların sınırlarını, toplumsal beklentilerin ağırlığını ve bireysel özgürlük arayışının karmaşıklığını düşünmeye davet ediyor. Empar Moliner'in bu edebi hamlesi, feminist hareketin kendi içindeki farklı seslerin ve yaklaşımların önemini de bir kez daha vurgulamaktadır; zira toplumsal değişim, tek bir doğru anlatıdan ziyade, farklı perspektiflerin bir araya gelmesiyle mümkün olmaktadır.



