Avrupa Birliği'nde sığınma hakkının kısıtlanmasına yönelik yeni bir hamle başlatıldı. Birçok üye devlet, acil durum hallerinde sığınma başvurularının askıya alınması için yoğun baskı yapıyor. Bu yaz Ceuta'ya yaşanan kitlesel göçmen akını, bloğun daha muhafazakar kesimi için göçmenlik konusunu yeniden gündeme getirme ve Avrupa göç yasalarını daha da katılaştırma bahanesi olarak kullanıldı. Almanya, Yunanistan ve Avusturya gibi ülkeler, Lüksemburg'da bir araya gelen AB İçişleri Bakanları Konseyi önünde baskılarını artırdı. Bu ülkeler, özerk şehirde temmuz ayı sonunda yaşanan durum gibi istisnai hallerde "olağan sığınma prosedürlerinin" askıya alınabilmesini talep ediyor.
Söz konusu baskının merkezinde, Mayıs 2021'de İspanya'nın Kuzey Afrika'daki özerk şehri Ceuta (Septe) sınırında yaşanan ve binlerce göçmenin, çoğunluğu reşit olmayanların, Fas'tan İspanya topraklarına geçişiyle sonuçlanan olaylar dizisi yatıyor. Fas'ın sınır kontrollerini gevşetmesiyle tetiklenen bu kriz, İspanya ile Fas arasında diplomatik gerilime yol açmış ve İspanya'yı Avrupa Birliği'nden acil destek talep etmeye itmişti. AB'nin muhafazakar kanadı, bu olayı mevcut sığınma sisteminin yetersizliğini göstermek ve daha sert önlemler alınması gerektiğini savunmak için bir fırsat olarak görüyor.
Lüksemburg'daki AB İçişleri Bakanları toplantısında dile getirilen bu talepler, sığınma başvurularının bireysel olarak değerlendirilmesi sürecinin askıya alınmasını ve potansiyel olarak daha hızlı geri gönderme mekanizmalarının devreye sokulmasını öngörüyor. Bu durum, uluslararası sığınma hukuku ve AB Temel Haklar Şartı tarafından garanti altına alınan temel haklar açısından ciddi endişelere yol açıyor. Özellikle, sığınma arayan kişilerin durumlarının detaylı bir şekilde incelenmesi ve geri gönderme yasağı (non-refoulement) ilkesinin korunması gibi hususlar, bu önerinin tartışmalı yönlerini oluşturuyor.
Ceuta Krizi ve Arka Planı
Ceuta ve Melilla, İspanya'nın Kuzey Afrika kıyılarında yer alan iki özerk şehirdir ve Avrupa Birliği'nin Afrika kıtasındaki tek kara sınırlarını oluşturur. Bu stratejik konumları nedeniyle, yıllardır Afrika'dan Avrupa'ya geçiş yapmak isteyen göçmenler için önemli bir kapı görevi görmüşlerdir. İspanya ve Fas arasındaki ilişkiler, göçmenlik konusu etrafında sık sık gerilimlere sahne olmuştur. Fas, zaman zaman İspanya'ya karşı diplomatik baskı aracı olarak sınır kontrollerini gevşetme yoluna gidebilmektedir.
Mayıs 2021'deki Ceuta krizi, İspanya'nın Batı Sahra konusundaki tutumuna Fas'ın tepkisi olarak yorumlanmıştır. Diplomatik bir anlaşmazlığın ardından Fas, Ceuta sınırındaki kontrolleri gevşetmiş ve kısa süre içinde yaklaşık 10.000'den fazla kişi, yüzerek veya kıyıdan yürüyerek İspanya topraklarına geçiş yapmıştır. Bu kişilerin önemli bir kısmı reşit olmayan çocuklardan oluşuyordu. İspanya hükümeti, durumu "Avrupa sınırlarına yönelik bir saldırı" olarak nitelendirmiş ve AB'den dayanışma çağrısında bulunmuştur. Bu olay, AB içinde göçmenlik ve sınır güvenliği tartışmalarını yeniden alevlendirmiş ve mevcut sığınma sisteminin ne kadar kırılgan olduğunu bir kez daha gözler önüne sermiştir.
AB'nin Göç Politikaları ve Türkiye Bağlantısı
Avrupa Birliği, 2015 yılındaki büyük mülteci krizinden bu yana göç politikalarını giderek daha da sertleştirme eğilimindedir. Bu dönemde özellikle Suriye'deki iç savaştan kaçan milyonlarca kişinin Avrupa'ya ulaşma çabası, Birliği hem insani hem de siyasi açıdan büyük bir sınavla karşı karşıya bırakmıştır. AB, göç akınlarını kontrol altına almak için "dışsallaştırma" stratejisini benimsemiş, yani göçmenlerin Avrupa topraklarına ulaşmadan önce komşu ülkelerde kalmasını sağlamaya çalışmıştır. Bu stratejinin en somut örneklerinden biri, Türkiye ile 2016 yılında imzalanan Göç Anlaşması'dır. Bu anlaşma kapsamında Türkiye, yasa dışı göçü engelleme karşılığında AB'den mali yardım ve diğer bazı tavizler almıştır.
Almanya, Yunanistan ve Avusturya gibi ülkelerden gelen sığınma hakkını askıya alma önerileri, AB'nin bu "kale Avrupa" yaklaşımının daha da ileri bir aşamasını temsil etmektedir. Bu tür adımlar, Avrupa'ya ulaşmayı başaran göçmenlerin bile yasal koruma mekanizmalarına erişimini zorlaştırarak, uluslararası hukukun temel prensiplerini aşındırma riski taşımaktadır. Türkiye gibi AB'ye komşu ve halihazırda milyonlarca mülteciye ev sahipliği yapan ülkeler için ise bu durum, AB'nin yük paylaşımından kaçınma eğilimini pekiştirerek üzerlerindeki baskıyı daha da artırabilir. AB'nin sığınma prosedürlerini askıya alması, göçmenlerin yeni ve daha tehlikeli yollar aramasına, dolayısıyla insan kaçakçılığı şebekelerinin daha da güçlenmesine zemin hazırlayabilir.
İnsan Hakları ve Hukuki Endişeler
Acil durumlarda sığınma başvurularının askıya alınması önerisi, uluslararası insan hakları hukuku ve özellikle 1951 Cenevre Mülteci Sözleşmesi ile doğrudan çelişme potansiyeli taşımaktadır. Cenevre Sözleşmesi, zulüm korkusu taşıyan kişilere sığınma hakkı tanımakta ve geri gönderme yasağı ilkesini (non-refoulement) güvence altına almaktadır. Bu ilke, bir kişinin hayatının veya özgürlüğünün tehdit altında olacağı bir yere geri gönderilemeyeceğini belirtir. AB Temel Haklar Şartı da sığınma hakkını ve geri gönderme yasağını temel haklar arasında saymaktadır.
İnsan hakları örgütleri ve sivil toplum kuruluşları, bu tür bir politikanın kabul edilmesi halinde, sığınma arayan bireylerin haklarının ihlal edileceği, durumlarının adil bir şekilde değerlendirilmeyeceği ve savunmasız kişilerin uluslararası korumadan mahrum bırakılacağı konusunda ciddi endişeler dile getirmektedir. Ayrıca, "acil durum" tanımının keyfi olarak genişletilme riski de bulunmaktadır. Bu durum, AB'nin kendi değerleri ve uluslararası taahhütleriyle çelişerek, hukukun üstünlüğü ilkesini zayıflatabilir ve Avrupa'nın insan hakları alanındaki liderlik iddiasına gölge düşürebilir.



