Birleşmiş Milletler (BM), kuruluşunun üzerinden geçen 80 yılı aşkın sürenin ardından, kurucu değerlerinden giderek uzaklaşan ve şaşkınlık verici bir hızla değişen bir dünyaya tanıklık ediyor. İkinci Dünya Savaşı'nın yıkıcı etkilerini bir daha yaşamamak adına kurulan bu küresel örgüt, 81. Genel Kurul oturumunun genel tartışmalarına, Ukrayna, Gazze ve son olarak İran gibi çatışmaların gölgesinde hazırlanıyor. Son üç yılda BM kürsüsünden yükselen çağrılar, biriken ve henüz sonuçlanmamış bir dizi çatışmanın yarattığı derin endişeyi yansıtırken, uluslararası düzenin eski yapısı hızla çözülüyor ve ittifaklar yeniden şekilleniyor.
Eski dostlukların yerini düşmanca rekabetlere bıraktığı, büyük güçlerin tek taraflı eylemlerinin uluslararası hukuku zorladığı bu yeni dönemde, Donald Trump'ın başlattığı askeri kampanyaların veya benzer tek taraflı girişimlerin mirası, gelecekteki zirvelerin ana gündem maddelerinden biri olmaya aday. Özellikle 2026'da gerçekleşmesi beklenen 81. Genel Kurul, bu tür politikaların küresel barış ve istikrara etkilerini masaya yatıracak. Uluslararası düzenin çözülme hızı, Kuzey Kutbu'ndaki buzulların erime hızını bile geride bırakmış durumda; öyle ki iklim acil durumu olarak görülmesi gereken Arktik bölgesi bile artık jeopolitik bir avantaj alanı olarak değerlendiriliyor.
BM'nin Tarihsel Misyonu ve Güncel Sınavları
Birleşmiş Milletler, 1945 yılında, küresel barışı ve güvenliği sağlamak, uluslararası işbirliğini geliştirmek ve insan haklarını korumak amacıyla kuruldu. Örgütün temelini oluşturan bu yüce ilkeler, günümüz dünyasının karşı karşıya olduğu karmaşık krizlerle ciddi bir sınavdan geçiyor. Ukrayna'daki savaş, Gazze'deki insani felaket ve İran'a yönelik artan gerilimler, BM Güvenlik Konseyi'nin veto yetkisi nedeniyle sık sık felç olmasıyla birlikte, uluslararası toplumun ortak bir zeminde buluşmakta zorlandığını gözler önüne seriyor. Bu durum, BM'nin etkinliğini ve küresel liderlik rolünü sorgulatıyor.
Özellikle büyük güçler arasındaki stratejik rekabetin artması, uluslararası hukukun üstünlüğünü zayıflatıyor. Eski ABD Başkanı Donald Trump döneminde görülen "Önce Amerika" gibi politikalar, çok taraflı anlaşmalardan çekilme ve tek taraflı yaptırımlar uygulama eğilimi, BM'nin kolektif güvenlik mekanizmalarını aşındırdı. Bu tür yaklaşımların mirası, uluslararası ilişkilerde güveni sarsarak, mevcut ve potansiyel çatışmaların çözümünü daha da zorlaştırıyor. Günümüzde Çin'in yükselişi, Rusya'nın Ukrayna'daki eylemleri ve Orta Doğu'daki istikrarsızlık, BM'nin kuruluş felsefesini oluşturan diyalog ve diplomasiye olan ihtiyacı her zamankinden daha acil hale getiriyor.
Uluslararası Düzenin Geleceği ve BM'nin Rolü
Değişen jeopolitik dengeler, eski ittifakların çözülmesine ve yeni blokların oluşmasına yol açıyor. BRICS gibi yükselen güçlerin oluşturduğu platformlar, Batı hegemonyasına meydan okurken, çok kutuplu bir dünya düzeninin sinyallerini veriyor. Bu yeni düzende, BM'nin tüm üye devletlerin katılımını sağlayarak kapsayıcı bir diyalog ortamı yaratması hayati önem taşıyor. Ancak Güvenlik Konseyi'nin yapısı ve daimi üyelerin veto yetkisi, bu değişen dünya gerçeklerine ayak uydurmakta zorlanıyor ve reform çağrılarını beraberinde getiriyor.
Türkiye, Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan liderliğinde, "Dünya beşten büyüktür" söylemiyle BM Güvenlik Konseyi'nin reform ihtiyacını sıkça dile getiriyor. Bu çağrı, küresel adaletin ve temsiliyetin artırılması gerektiği inancına dayanıyor. Türkiye, Ukrayna tahıl koridoru anlaşması gibi girişimlerle bölgesel ve küresel krizlerde arabuluculuk rolü üstlenerek, çok taraflı diplomasiye olan inancını ve katkısını sergiliyor. Bu tür çabalar, BM'nin gelecekteki relevansını koruması ve küresel barışa hizmet etmesi için elzemdir. Uluslararası toplumun, iklim değişikliği, salgın hastalıklar, terörizm gibi ortak tehditler karşısında işbirliğini artırması ve BM'nin çatışma önleme, barış gücü operasyonları ve insani yardım faaliyetlerine daha fazla destek vermesi gerekmektedir.
Sonuç olarak, 81. Genel Kurul oturumu gibi gelecekteki BM toplantıları, sadece mevcut krizlerin tartışıldığı platformlar olmaktan öte, uluslararası düzenin yeniden inşa edildiği ve BM'nin kendi varoluş amacını yeniden tanımladığı kritik anlar olacaktır. Kurumun, değişen dünya koşullarına uyum sağlayarak, kurucu değerlerine sadık kalması ve tüm üye devletlerin sesine kulak vermesi, küresel barış ve güvenliğin teminatı olmaya devam etmesi için kaçınılmaz bir gerekliliktir. Aksi takdirde, BM'nin gelecekteki etkinliği, uluslararası hukukun ve işbirliğinin erozyonuyla birlikte daha da zayıflayabilir ve dünya, çatışmalarla dolu daha istikrarsız bir döneme sürüklenebilir.



