Lübnan'ın başkenti Beyrut, geçtiğimiz Perşembe günü İsrail'in düzenlediği yoğun hava saldırılarıyla bir kez daha sarsıldı. Kent semalarında sürekli yankılanan savaş uçakları ve dron sesleri, bölge halkının uzun süredir unutmaya çalıştığı savaş korkusunu yeniden canlandırdı. Lübnan Sağlık Bakanlığı'ndan yapılan açıklamaya göre, saldırılarda en az 217 kişi hayatını kaybederken, bunların 70'inin Hizbullah üyesi olduğu belirtildi. Yaklaşık 800 kişinin de yaralandığı bu saldırılar, ülkenin güneyinden kuzeyine kadar siren seslerinin yükselmesine neden olarak, savaşın günlük yaşamın acı bir parçası haline geldiğini gösterdi.
İsrail'in bu son saldırıları, Gazze Şeridi'nde devam eden çatışmaların bölgesel bir yayılma potansiyeli taşıdığı endişelerini artırdı. Beyrut'un üzerinde dolaşan hava araçları ve patlama sesleri, özellikle 2006'daki İsrail-Hizbullah Savaşı'nı yaşamış olanlar için derin bir travmayı tetikledi. Kentin caddelerinde ve sokaklarında hissedilen gerilim, sivil halkın can güvenliği endişesiyle evlerine kapanmasına yol açarken, uluslararası toplumdan da çatışmaların tırmanmaması yönünde çağrılar yükseldi. Bu durum, Lübnan'ın zaten kırılgan olan siyasi ve ekonomik yapısını daha da zorlu bir sürece sokma potansiyeli taşıyor.
Saldırıların ardından hastaneler yaralı akınına uğrarken, kurtarma ekipleri enkaz altında kalanları aramak için yoğun çaba sarf etti. Lübnan Sağlık Bakanlığı'nın açıkladığı can kaybı ve yaralı sayısı, bölgedeki insani durumun ciddiyetini gözler önüne seriyor. Özellikle sivil yerleşim yerlerinin hedef alınması iddiaları, uluslararası insan hakları örgütleri tarafından büyük bir endişeyle karşılanmakta ve çatışmaların uluslararası hukuka uygunluğu konusunda soru işaretleri yaratmaktadır. Bu tablo, Beyrut'un geçmişte yaşadığı acı tecrübelerin bir tekrarı olmasından korkulan yeni bir dönemin başlangıcı olabilir.
Beyrut'un Tarihsel Yükü ve Bölgesel Çatışmaların Gölgesi
Beyrut, "Ortadoğu'nun Paris'i" olarak bilinen görkemli geçmişine rağmen, uzun yıllardır bölgesel çatışmaların ve iç savaşların yıkıcı etkilerine maruz kalmış bir şehirdir. 1975-1990 yılları arasında yaşanan Lübnan İç Savaşı, ülkenin çok mezhepli yapısını derin yaralarla bölmüş, Beyrut'u harabeye çevirmişti. Bu dönemde İsrail'in Lübnan'ı işgali ve çeşitli milis gruplar arasındaki çatışmalar, şehrin ve ülkenin demografik yapısını kökten değiştirmişti. Özellikle 1982'deki İsrail işgali ve Sabra ve Şatila katliamları, bölge hafızasına kazınmış kara lekeler olarak durmaktadır.
2006 yılında İsrail ile Hizbullah arasında yaşanan savaş, Beyrut'un güney mahalleleri ve ülkenin güney bölgelerinde büyük yıkıma neden olmuştu. Bu savaş, Lübnan'ın altyapısına ciddi zararlar vermiş ve binlerce sivilin hayatına mal olmuştu. Hizbullah'ın Lübnan siyasetindeki ve askeri yapısındaki güçlü konumu, İsrail ile arasındaki gerilimi sürekli yüksek tutmaktadır. Mevcut saldırılar, İsrail'in Gazze'deki Hamas'a yönelik operasyonlarına karşılık olarak Hizbullah'ın kuzey cephesini aktif hale getirmesiyle ivme kazanan bu gerilimin bir yansımasıdır. Lübnan, zaten 2020'deki Beyrut Limanı patlamasının ve derin ekonomik krizin etkilerini atlatmaya çalışırken, bu yeni çatışma döngüsü ülkeyi daha da büyük bir felakete sürükleme potansiyeli taşımaktadır. Uluslararası Para Fonu (IMF) verilerine göre, Lübnan'ın milli geliri son yıllarda dramatik bir düşüş yaşarken, bu saldırılar ülkenin toparlanma umutlarını da sekteye uğratmaktadır.
Bölgesel Etkiler ve Uluslararası Tepkiler
İsrail'in Beyrut'a yönelik saldırıları, sadece Lübnan'ı değil, tüm Ortadoğu'yu derinden etkileyecek bölgesel bir çatışma riskini beraberinde getirmektedir. Gazze'deki çatışmaların Lübnan cephesine sıçraması, Suriye ve hatta İran gibi diğer bölgesel aktörleri de doğrudan veya dolaylı olarak bu gerilime dahil edebilir. Bu durum, zaten kırılgan olan bölgesel istikrarı tamamen bozma ve daha geniş çaplı bir savaşa yol açma potansiyeli taşımaktadır. Türkiye, bölgedeki barış ve istikrarın korunması adına diplomatik çabalarını sürdürmekte, taraflara itidal çağrısı yapmaktadır. Ankara, bölgedeki insani krizin derinleşmemesi ve çatışmaların yayılmaması için uluslararası platformlarda aktif rol oynamaya devam edecektir.
Uluslararası toplum, Birleşmiş Milletler (BM) ve Avrupa Birliği (AB) gibi kuruluşlar aracılığıyla taraflara acil ateşkes ve diyalog çağrısı yapmaktadır. Ancak, mevcut gerilimin yüksekliği ve tarafların uzlaşmaz tutumları, barış çabalarını zorlaştırmaktadır. Beyrut'ta yaşanan son olaylar, Ortadoğu'daki kronik sorunların ve çözümsüzlüklerin ne denli yıkıcı sonuçlar doğurabileceğini bir kez daha acı bir şekilde ortaya koymuştur. Bu tür saldırılar, zaten yoksulluk ve çaresizlikle boğuşan sivil halkın yaşam koşullarını daha da ağırlaştırmakta, bölgeden göç dalgalarını tetikleyerek küresel ölçekte yeni sorunlara yol açmaktadır. Gelecekteki barış ve istikrar umutları, ancak tüm tarafların uluslararası hukuka saygı göstermesi ve kalıcı bir siyasi çözüm için samimi adımlar atmasıyla mümkün olacaktır.



