Avrupa'daki aşırı sağ partiler ve liderler, ABD eski Başkanı Donald Trump'ın olası Beyaz Saray dönüşünün kendi siyasi hareketlerine ivme kazandıracağı beklentisiyle bir dönem büyük coşku yaşamışlardı. İtalya'dan Giorgia Meloni, Fransa'dan Marine Le Pen, İspanya'dan Santiago Abascal ve Hollanda'dan Geert Wilders gibi önde gelen figürler, New Yorklu iş insanının zaferini büyük bir sevinçle karşılamış, onu kendi küresel vizyonlarının bir parçası olarak görmüşlerdi. Ancak, Trump'ın Avrupa Birliği (AB) üye devletlerine yönelik sürekli tehditleri, aşağılayıcı söylemleri ve tek taraflı dış politika hamleleri, özellikle de Orta Doğu'daki gerilimi tırmandıran yaklaşımları, AB bloğu içinde büyük bir tepki ve düşmanlıkla karşılandı. Bu durum, Avrupa aşırı sağının bazı kesimlerinde ABD lideriyle aralarına mesafe koyma çağrılarını beraberinde getirdi.
Bu stratejik uzaklaşma eğilimi, özellikle geçtiğimiz hafta Macaristan'daki seçim sonuçlarının ardından belirgin bir şekilde güçlendi. Donald Trump yönetiminin Macaristan Başbakanı Viktor Orbán'a verdiği açık desteğe rağmen, Orbán'ın seçimlerde beklenmedik bir yenilgi alması, aşırı sağın ABD'deki "Trump etkisi"ne olan inancını sarstı. Bu sonuç, Avrupa'daki aşırı sağ liderlerin, ulusal ve Avrupa Parlamentosu seçimleri öncesinde kendi seçmen tabanlarına daha uygun, bağımsız bir yol haritası çizme arayışına girdiğini gösteriyor. Artık Trump'ın gölgesinde kalmak yerine, kendi özgün kimliklerini ve ulusal çıkarlarını ön plana çıkarma çabası içine girdikleri gözlemleniyor.
Trump Etkisi ve Avrupa Aşırı Sağının Yeniden Konumlanması
Donald Trump'ın 2016'daki başkanlık zaferi, Avrupa'daki aşırı sağ hareketler için adeta bir dönüm noktası olmuştu. Küreselleşme karşıtı, milliyetçi ve göçmen karşıtı söylemleriyle Trump, Avrupa'daki benzer görüşlere sahip partilere ilham kaynağı olmuş, onların ana akım siyasette daha fazla yer edinmelerine zemin hazırlamıştı. Bu partiler, Trump'ın "Önce Amerika" (America First) sloganını kendi ülkelerinin çıkarlarını önceleyen politikalarla özdeşleştirerek, AB'nin bürokratik yapısına ve çok kültürlülük politikalarına karşı güçlü bir muhalefet sergilemişlerdi. Ancak Trump'ın AB'yi "ticari bir düşman" olarak görmesi, NATO'ya yönelik eleştirileri ve Avrupa'nın savunma harcamalarını artırması yönündeki baskıları, Avrupalı liderler arasında derin bir rahatsızlık yaratmıştı.
Bu rahatsızlık, Avrupa aşırı sağının da Trump ile olan ilişkisini yeniden değerlendirmesine yol açtı. Zira aşırı sağ partiler, her ne kadar AB karşıtı söylemleri benimseseler de, kendi ulusal çıkarlarını savunurken ABD ile olan ilişkilerin tamamen kopmasını istemiyorlar. Trump'ın özellikle Orta Doğu'daki tek taraflı kararları ve İran'a yönelik sert tutumu, Avrupa'nın enerji güvenliği ve bölgesel istikrar endişeleriyle çelişiyordu. Bu durum, Avrupa'daki aşırı sağın, kendi dış politika vizyonlarını Trump'ınkinden bağımsız olarak şekillendirme ihtiyacını hissetmesine neden oldu. Özellikle İtalya Başbakanı Giorgia Meloni gibi liderler, bir yandan aşırı sağ kökenlerini korurken, diğer yandan uluslararası arenada daha sorumlu ve pragmatik bir imaj çizmeye çalışıyorlar.
Macaristan Dersi ve Gelecek Seçimler
Viktor Orbán'ın Macaristan'daki seçim yenilgisi, Avrupa aşırı sağı için önemli bir ders niteliği taşıyor. Uzun yıllardır iktidarda olan ve AB içinde "demokrasi erozyonu" iddialarıyla sıkça eleştirilen Orbán, Trump'ın en sadık Avrupalı müttefiklerinden biriydi. Trump'ın Orbán'a açıkça destek vermesi ve onu övmesi, Macar liderin seçimlerde avantaj sağlaması beklentisini yaratmıştı. Ancak Macaristan'daki seçmenler, bu uluslararası desteğe rağmen Orbán'ın iktidarını sona erdirdi. Bu sonuç, uluslararası bir liderin desteğinin, ulusal siyasette her zaman belirleyici bir faktör olmayabileceğini, yerel dinamiklerin ve seçmen yorgunluğunun daha ağır basabileceğini gösterdi.
Bu gelişme, Avrupa'da önümüzdeki dönemde yapılacak Avrupa Parlamentosu seçimleri ve çeşitli ulusal seçimler öncesinde aşırı sağ partilerin stratejilerini gözden geçirmesine neden oldu. Özellikle Fransa'da Marine Le Pen'in Ulusal Birlik (Rassemblement National) partisi ve İspanya'da Vox gibi partiler, Trump'la mesafeyi koruyarak daha "ılımlı" veya "normalleşmiş" bir imaj çizmeye çalışabilirler. Bu, seçmen tabanlarını genişletmek ve ana akım siyasetten daha fazla oy çekmek için bir taktik olabilir. Aşırı sağın, sadece protesto oylarına değil, aynı zamanda iktidar potansiyeli olan bir alternatif olarak algılanmaya çalıştığı bu dönemde, Trump'ın kutuplaştırıcı figüründen uzaklaşmak, onların işine gelebilir.
Türkiye Bağlantısı ve Etki Analizi
Avrupa aşırı sağının yükselişi ve Trump ile ilişkisindeki bu değişim, Türkiye-AB ilişkileri üzerinde de dolaylı etkiler yaratabilir. Avrupa'daki birçok aşırı sağ parti, Türkiye'nin AB üyeliğine karşı çıkan, göçmen karşıtı ve İslamofobik söylemleri benimseyen bir çizgiye sahiptir. Bu partilerin güçlenmesi, AB'nin Türkiye ile olan ilişkilerinde daha sert bir tutum sergilemesine yol açabilir. Özellikle göçmen krizi bağlamında, aşırı sağın yükselişi, Türkiye'nin AB ile yaptığı göç anlaşmalarının geleceğini ve vize serbestisi gibi konuları daha da karmaşık hale getirebilir.
Öte yandan, Avrupa aşırı sağının Trump'tan stratejik olarak uzaklaşması, onların daha "Avrupamerkezci" bir dış politika benimsemelerine yol açabilir. Bu durum, ABD'nin küresel liderliğindeki zayıflamanın bir sonucu olarak Avrupa'nın kendi savunma ve dış politika kapasitelerini artırma çabalarıyla da örtüşmektedir. Türkiye, bu yeni denklemin içinde, hem AB ile olan ilişkilerini yeniden tanımlama hem de bölgedeki kendi stratejik çıkarlarını koruma konusunda yeni fırsatlar ve zorluklarla karşılaşabilir. Avrupa'daki siyasi rüzgarların yön değiştirmesi, Türkiye'nin dış politikasında da dikkatle izlenmesi gereken önemli bir gelişmedir.


