İspanyol genetikçi ve Universidad Autónoma de Madrid (UAM) profesörü Miguel Pita, aşkın karmaşık dünyasına bilimsel bir perspektiften yaklaşıyor. Yakın zamanda yayımlanacak olan El cerebro enamorado (Aşık Beyin) adlı kitabıyla, aşkın biyolojisini ilk kıvılcımdan son tartışmaya kadar tüm evreleriyle ele alıyor. Pita, romantik ilişkilerin uzun ömürlü ve sağlıklı olabilmesi için, "ilk aşk sarhoşluğunun" veya "tutulmanın" (İspanyolca'da enamoramiento) sona ermesinin gerekliliğini vurgulayarak dikkat çekici bir tez ortaya koyuyor.
Pita, kendisini "somut olan" olarak tanımlasa da, babası mimar ve ressam Juan Pita'nın soyut bir tablosunun WhatsApp profil fotoğrafı olması, bilimin ve sanatın, rasyonel olanın ve duygusal olanın iç içe geçtiği bir kişiliği işaret ediyor. Bu durum, onun aşk gibi derin bir insan deneyimini hem bilimsel titizlikle hem de insan doğasının karmaşıklığını anlayarak ele alma yeteneğini yansıtıyor. Kitabı, aşkın sadece bir duygu yumağı olmadığını, aynı zamanda beyin kimyası ve evrimsel süreçlerle şekillenmiş biyolojik bir fenomen olduğunu okuyuculara aktarmayı amaçlıyor.
El cerebro enamorado (Periférica, 2025) adlı eserinde Miguel Pita, aşkın ilk evrelerinde salgılanan dopamin, oksitosin ve norepinefrin gibi hormonların yarattığı yoğun "sarhoşluk" halini detaylandırıyor. Bu dönemde bireylerin partnerlerine karşı aşırı bir odaklanma, enerji artışı ve adeta bir bağımlılık geliştirdiğini belirtiyor. Ancak Pita'ya göre, bu yoğun ve bazen gerçekdışı beklentilere yol açan kimyasal kokteylin sonsuza dek sürmesi ne mümkündür ne de sağlıklıdır. İlişkinin bir sonraki aşamaya geçebilmesi, daha derin bir bağ ve gerçekçi bir sevgi inşa edilebilmesi için bu ilk yoğunluğun azalması elzemdir.
Aşkın Evrimsel Amacı ve Beyindeki Dönüşümü
Aşkın biyolojik temelleri, insan türünün hayatta kalması ve üremesi için evrimsel bir adaptasyon olarak kabul edilir. İlk tutulma evresi, çiftleşme ve yavruların yetiştirilmesi için gerekli olan güçlü bir bağın hızla kurulmasını sağlar. Bu dönemde salgılanan hormonlar, bireylerin birbirlerine bağlanmasını teşvik ederken, aynı zamanda potansiyel tehlikeleri göz ardı etmelerine veya partnerlerinin kusurlarını görmezden gelmelerine neden olabilir. Ancak bu "pembe gözlükler" dönemi, genellikle 6 ay ila 2-3 yıl arasında bir süreye sahiptir. Miguel Pita, bu sürenin sonunda hormon seviyelerinin normalleşmeye başlamasıyla birlikte, ilişkinin daha olgun ve gerçekçi bir zemine oturması gerektiğini savunuyor.
Pita'nın tezi, aşkın sadece bir duygu değil, aynı zamanda beyinde gerçekleşen karmaşık biyokimyasal süreçlerin bir sonucu olduğunu gösteriyor. İlk tutulma evresi sona erdiğinde, yerini daha çok bağlılık ve güvene dayalı bir sevgiye bırakır. Bu evrede dopaminin yerini daha çok oksitosin ve vazopressin gibi "bağlanma hormonları" alır. Bu geçiş, birçok çift için zorlayıcı olabilir; çünkü sürekli ilk baştaki heyecanı ve yoğunluğu aramak, hayal kırıklıklarına ve ilişkinin yıpranmasına yol açabilir. İspanya'da yapılan araştırmalar ve genel Avrupa istatistikleri, evliliklerin önemli bir kısmının ilk yıllarda sona erdiğini göstermektedir. Bu durum, bazen çiftlerin "ilk aşk sarhoşluğunun" bitişini ilişkinin sonu olarak algılamasından kaynaklanabilmektedir.
Sağlıklı İlişkilerin Anahtarı: Gerçekçi Beklentiler
Miguel Pita'nın kitabı, okuyuculara aşkın biyolojik mekanizmalarını anlayarak daha bilinçli ve sürdürülebilir ilişkiler kurma yolunda rehberlik etmeyi hedefliyor. Uzmanlara göre, aşkın ilk yoğun evresinin sona ermesi, ilişkinin kötüleştiği anlamına gelmez; aksine, daha derin, daha anlamlı ve daha gerçekçi bir bağın başlangıcıdır. Bu yeni evrede, partnerler birbirlerini daha gerçekçi bir şekilde tanır, ortak değerler ve hedefler etrafında birleşir ve zorluklarla birlikte mücadele etme yeteneği geliştirirler. Bu tür bir ilişki, sadece kimyasal bir çekime değil, aynı zamanda karşılıklı saygıya, güvene ve paylaşılan deneyimlere dayanır.
Pita'nın çalışması, aşkın romantikleştirilmiş algısının ötesine geçerek, bilimsel gerçekleri ortaya koyuyor ve böylece bireylerin ilişkilerinden beklentilerini yeniden şekillendirmelerine yardımcı olabilir. Türkiye'de de benzer şekilde, aşkın idealize edilmiş halleri sıklıkla kültürel anlatılarda yer alır. Ancak Miguel Pita gibi bilim insanlarının çalışmaları, aşkın sadece bir peri masalı olmadığını, aynı zamanda biyolojik bir gerçeklik olduğunu ve bu gerçekliği anlamanın, daha tatmin edici ve uzun ömürlü ilişkiler kurmanın anahtarı olabileceğini göstermektedir. Bu bakış açısı, modern ilişkilerde karşılaşılan birçok hayal kırıklığı ve yanlış anlaşılmanın önüne geçmek için önemli bir adım teşkil edebilir.



