İspanya'daki Ekolojik Araştırma ve Ormancılık Uygulamaları Merkezi (CREAF) ile İspanya Ulusal Bilimsel Araştırma Konseyi (CSIC) tarafından yürütülen ve Nature Communications dergisinde yayımlanan çığır açıcı bir çalışma, aşırı sıcakların ve yüksek nemin karasal ekosistemlerin "solunumunu" hızlandırarak atmosfere salınan karbondioksit (CO2) miktarını ciddi şekilde artırdığını ortaya koydu. Bu bulgu, iklim değişikliğiyle mücadelede doğanın rolüne dair mevcut anlayışımızı derinden etkileyecek nitelikte. Araştırmacılar, bu fenomenin doğal yaşamın fotosentez yoluyla emdiğinden daha fazla karbon salmasına neden olduğunu ve ekosistemleri karbon yutakları olmaktan çıkarıp net sera gazı yayıcılarına dönüştürme riski taşıdığını belirtiyor.
Çalışma, özellikle 2024 yılına ait verileri mercek altına aldı. Bu yıl, 1.55 °C'lik termal anomali ile kaydedilen en sıcak yıl olarak tarihe geçti ve 1958'den bu yana görülen en yüksek CO2 zirvesi tespit edildi. Bilim insanları, bu dramatik artışın, uzun süreli bir El Niño (El Nino) fenomeni tarafından tetiklenen bitki ve toprak mikroorganizmalarının kitlesel olarak yeniden aktivasyonuna bağlandığını belirtiyor. El Niño, Pasifik Okyanusu'ndaki yüzey suyu sıcaklıklarının periyodik olarak ısınmasıyla karakterize edilen ve küresel hava durumu üzerinde önemli etkileri olan doğal bir iklim olayıdır. Ekosistem solunumu, bitkilerin ve mikroorganizmaların organik maddeyi parçalayarak enerji elde etmesi ve bu süreçte atmosfere CO2 salması anlamına geliyor.
CSIC ve CREAF araştırmacısı Josep Peñuelas, bu dinamiğin "kısır bir döngü" yarattığı konusunda uyararak, iklim değişikliğinin etkilerini daha da yoğunlaştırdığını ifade etti. Çok yağışlı ilkbaharların ardından gelen kavurucu yazlar gibi aşırı olayların birleşimi, ekosistem solunumunu hızlandırarak küresel ısınmayı daha da artırıyor. Bu durum, doğanın iklim değişikliğiyle mücadeledeki doğal tamponlama rolünü zayıflatırken, insan kaynaklı emisyonların azaltılmasının hayati önemini bir kez daha gözler önüne seriyor. Küresel bir fenomen olmasına rağmen, bu etki özellikle çalılıklar ve otlaklarda (%49), ormanlık alanlarda (%33) ve tarım arazilerinde (%18) yoğunlaştı.
Ekosistemlerin Karbon Döngüsündeki Kritik Rolü ve Yeni Tehditler
Karbon döngüsü, Dünya'nın iklim sisteminin temelini oluşturur ve karasal ekosistemler, atmosferdeki karbon dioksiti emerek önemli "karbon yutakları" görevi görür. Ormanlar, topraklar ve okyanuslar, insan faaliyetlerinden kaynaklanan CO2'nin büyük bir kısmını depolayarak küresel ısınmanın etkilerini hafifletmeye yardımcı olur. Bu yeni araştırma, aşırı iklim olaylarının bu doğal dengeyi bozarak ekosistemlerin karbon depolama kapasitesini aşındırdığını ve hatta onları net karbon salım kaynaklarına dönüştürebileceğini gösteriyor. Bu durum, iklim değişikliğiyle mücadele stratejilerini ve hedeflerini yeniden gözden geçirme gerekliliğini ortaya koyuyor; zira doğanın kendisinin bir emisyon kaynağı haline gelmesi, mevcut iklim projeksiyonlarını daha da kötüleştirebilir.
El Niño gibi küresel iklim olaylarının yanı sıra, Akdeniz havzası gibi bölgeler, tekrarlayan sıcak hava dalgaları, kuraklıklar ve su stresi nedeniyle bu tür değişikliklere karşı özellikle savunmasızdır. İspanya ve Türkiye gibi Akdeniz ülkeleri, son yıllarda artan sıcaklıklar, orman yangınları ve su kıtlığı gibi olaylarla mücadele etmekte olup, bu araştırma bölgenin gelecekteki iklim senaryoları için endişe verici sinyaller taşımaktadır. Bu bölgelerdeki ekosistemler, zaten yüksek sıcaklık ve düşük nem koşullarına adapte olmuş olsalar da, aşırı ve uzun süreli sıcak hava dalgaları, bitki örtüsünün strese girmesine, fotosentezin azalmasına ve solunumun artmasına yol açarak karbon salımını hızlandırabilir. Bu durum, bölgedeki biyoçeşitlilik ve tarımsal verimlilik üzerinde de yıkıcı etkilere sahip olabilir.
Acil Önlemler ve Küresel Sorumluluk Çağrısı
Akdeniz havzası gibi belirli bölgelerin tekrarlayan sıcak hava dalgaları karşısındaki kırılganlığı göz önüne alındığında, araştırmanın yazarları, uyarlanabilir orman yönetimi önlemlerinin uygulanmasını, rejeneratif tarımın teşvik edilmesini ve fosil yakıtlardan kaynaklanan emisyonların acilen ve drastik bir şekilde azaltılmasını talep ediyor. Uyarlanabilir orman yönetimi, ormanların iklim değişikliğinin etkilerine karşı daha dirençli hale getirilmesini amaçlarken, rejeneratif tarım uygulamaları toprak sağlığını iyileştirerek karbon depolama kapasitesini artırmayı hedefliyor. Bu önlemler, ekosistemlerin dayanıklılığını artırmak ve karbon dengeleme kapasitelerini korumak için hayati önem taşımaktadır.
Josep Peñuelas'ın da belirttiği gibi, "Doğal ekosistemler yaydığımız CO2'yi emme yeteneğini kaybediyorsa, bizim ürettiğimiz emisyonları azaltmak daha da vazgeçilmez hale gelir." Bu açıklama, insanlığın iklim değişikliğiyle mücadeledeki sorumluluğunun altını çiziyor ve küresel çapta karbon emisyonlarını sıfırlama hedefine ulaşmak için çok daha iddialı ve hızlı adımlar atılması gerektiğini vurguluyor. Eğer doğa artık bir müttefik değil, bir tehdit haline geliyorsa, Paris Anlaşması hedeflerine ulaşmak için uluslararası işbirliği ve somut politikaların hızla hayata geçirilmesi zorunluluktur. Türkiye gibi ülkeler de ulusal iklim stratejilerini ve yeşil dönüşüm hedeflerini bu yeni bulgular ışığında güçlendirmeli, hem emisyon azaltımına hem de ekosistemlerin korunmasına yönelik adımlarını hızlandırmalıdır.



