Avrupa'nın "yerli" ve "beyaz" nüfusunun üstünlüğünü savunan aşırı sağ hareketler, kıtasal saldırılarının haritasına Barselona'yı da ekliyor. "Save Europe Act" (Avrupa'yı Kurtar Hareketi) adlı grup, Avrupa Birliği'nden (AB) Avrupalı olmayan göçmenlerin "kıtanın yerli halklarının etnik sürekliliğini" korumak amacıyla zorla "geri göç ettirilmesini" (sınır dışı edilmesini) talep ediyor. Bu hareket, 22 Ağustos Cumartesi günü İspanya'daki ilk durağı olan Barselona'daki Plaça Sant Jaume'de bir gösteri düzenleyecek. Brüksel, Utrecht, Lyon ve Lille gibi şehirlerde de benzer etkinlikler düzenleyen grubun bu eylemi, Ceuta krizi gibi olayların etkisiyle göç yönetiminin Avrupa siyasi tartışmalarının merkezinde yer aldığı bir döneme denk geliyor.
Hareketin Barselona'daki eylemi, Avrupa genelinde yükselişte olan "kimlikçi" (identitarian) ideolojinin bir yansıması olarak görülüyor. Bu ideoloji, Avrupa'nın kültürel ve etnik kimliğinin, özellikle Avrupalı olmayan göçmenler tarafından tehdit edildiği inancına dayanıyor. "Remigration" (geri göç ettirme) kavramı, bu hareketlerin temel taleplerinden biri olup, kıtadaki göçmen nüfusunun zorla çıkarılması yoluyla Avrupa'nın "orijinal" demografik yapısını yeniden tesis etmeyi amaçlıyor. Bu tür söylemler, uluslararası hukuk ve insan hakları ilkeleriyle çelişmekle kalmıyor, aynı zamanda Avrupa toplumlarında derin ayrışmalara ve yabancı düşmanlığının artmasına yol açma potansiyeli taşıyor.
Barselona'nın bu tür bir eylem için seçilmesi tesadüf değil. İspanya, coğrafi konumu itibarıyla Afrika'dan Avrupa'ya göç rotalarının önemli bir durağı konumunda. Özellikle Fas'la olan sınır bölgeleri Ceuta ve Melilla, düzensiz göçmen akınlarının sıkça yaşandığı ve zaman zaman insani krizlere sahne olan noktalar. Son dönemde yaşanan Ceuta krizi, binlerce göçmenin Fas'tan İspanya topraklarına geçmeye çalışmasıyla sonuçlanmış ve AB içinde göç politikaları üzerindeki gerilimi daha da artırmıştı. Bu durum, aşırı sağcı gruplar için göç karşıtı söylemlerini güçlendirecek ve kamuoyunda destek bulabilecek bir zemin yaratıyor.
"Save Europe Act" gibi gruplar, genellikle sosyal medya ve diğer dijital platformlar aracılığıyla örgütleniyor ve mesajlarını yayıyorlar. Avrupa'nın farklı ülkelerinden gelen aşırı sağcı aktivistleri bir araya getiren bu tür eylemler, ulusal sınırları aşan bir ağ oluşturduklarını gösteriyor. Bu durum, aşırı sağın uluslararasılaşma eğilimini ve farklı ülkelerdeki benzer düşüncelere sahip gruplar arasında artan koordinasyonu gözler önüne seriyor. Bu tür hareketler, sadece göçmen karşıtı olmakla kalmayıp, aynı zamanda Avrupa entegrasyonuna, liberal demokrasiye ve çok kültürlülüğe de meydan okuyorlar.
Avrupa'da Yükselen Aşırı Sağ ve "Kimlikçi" Hareketler
Avrupa'da aşırı sağın yükselişi, son on yılda siyasi manzarayı önemli ölçüde değiştiren bir olgu. Geleneksel milliyetçi ve muhafazakar partilerin yanı sıra, "kimlikçi" hareketler olarak bilinen yeni nesil aşırı sağcı gruplar da kendilerine yer buluyor. Bu gruplar, genellikle "Büyük Yer Değişimi" (Great Replacement) olarak adlandırılan komplo teorisini benimseyerek, Avrupa'nın beyaz Hristiyan kimliğinin, Müslüman ve Afrikalı göçmenler tarafından sistematik olarak yok edildiğini iddia ediyorlar. Bu teoriler, bilimsel temeli olmayan ve ırkçı önyargıları körükleyen tehlikeli söylemler olarak kabul ediliyor.
Kimlikçi hareketler, kendilerini geleneksel neo-Nazilerden veya faşistlerden farklı konumlandırmaya çalışsalar da, temel ideolojileri yabancı düşmanlığı, ırkçılık ve kültürel üstünlük iddialarına dayanıyor. Genellikle "Avrupa medeniyetini koruma" veya "yerli halkların haklarını savunma" gibi maskeler altında faaliyet gösteriyorlar. Bu gruplar, gençleri hedef alarak, kimlik krizleri yaşayan veya ekonomik sıkıntılarla boğuşan kesimlerde yankı bulmaya çalışıyorlar. Sosyal medyayı ustaca kullanarak, dezenformasyon yaymak ve nefret söylemlerini meşrulaştırmak için geniş kitlelere ulaşabiliyorlar.
Barselona'dan Türkiye'ye Uzanan Etkiler ve Demokrasiye Meydan Okuma
Barselona'da düzenlenecek bu tür bir eylem, sadece İspanya veya Avrupa için değil, küresel ölçekte demokrasi ve insan hakları değerleri açısından da önemli bir sınav teşkil ediyor. Aşırı sağcı grupların sokaklara inmesi ve açıkça ırkçı, ayrımcı söylemler kullanması, bu tür ideolojilerin normalleşmesi riskini beraberinde getiriyor. Bu durum, azınlık gruplar üzerindeki baskıyı artırabilir, toplumsal kutuplaşmayı derinleştirebilir ve şiddet eylemlerine zemin hazırlayabilir. Avrupa'nın çok kültürlü yapısı ve demokratik değerleri, bu tür tehditler karşısında sürekli olarak sınanmaktadır.
Türkiye de, hem coğrafi konumu hem de büyük bir mülteci nüfusuna ev sahipliği yapması nedeniyle göç ve kimlik tartışmalarının yoğun yaşandığı bir ülke. Avrupa'daki aşırı sağın yükselişi ve göç karşıtı politikalar, Türkiye'nin Avrupa ile ilişkilerini ve kendi göçmen politikalarını da dolaylı olarak etkilemektedir. Avrupa'nın "sınırlarını koruma" çabaları, çoğu zaman Türkiye'nin yükünü artırmakta ve göçmen akınlarının yönetimi konusunda yeni sorunlar yaratmaktadır. Bu nedenle, Barselona'daki gibi eylemler, Avrupa'nın geleceği ve Türkiye-Avrupa ilişkileri açısından da yakından takip edilmesi gereken gelişmelerdir. Demokrasi ve insan haklarını savunan tüm kesimler için, bu tür nefret söylemlerine karşı durmak ve kapsayıcı toplumlar inşa etmek hayati önem taşımaktadır.



