Ünlü yazar Kathryn Stockett, yeni romanı El club de les indomables (İngilizce orijinal adıyla The Calamity Club) ile okuyucularını Büyük Buhran döneminin Mississippi'sine taşıyor. Ancak bu roman, sadece bir hayatta kalma hikayesi sunmakla kalmıyor; aynı zamanda dönemin Amerika'sında yaşanan, kadınların rızası dışında kısırlaştırılması gibi dehşet verici tıbbi uygulamaları da gün yüzüne çıkarıyor. Apandisit gibi basit bir şikayetle hastaneye giden kadınların, farkında olmadan kısırlaştırılarak evlerine dönmeleri, romanın merkezindeki en çarpıcı ve rahatsız edici temalardan biri olarak öne çıkıyor. Bu durum, edebi bir eser aracılığıyla tarihin karanlık bir sayfasını yeniden açarak, okuyucuları vicdanları sızlatan gerçeklerle yüzleştiriyor.
Kathryn Stockett, Jackson, Mississippi doğumlu bir yazar olarak, ilk romanı The Help (Türkçe'ye Duyguların Rengi olarak çevrilmiştir) ile dünya çapında büyük bir başarı yakalamış, 15 milyondan fazla kopya satmış ve Oscar ödüllü bir filme uyarlanmıştı. Bu başarının ardından on altı yıl sonra gelen El club de les indomables, yazarın edebi kariyerinde yeni bir dönüm noktasını temsil ediyor. Roman, Büyük Buhran'ın zorlu koşullarında hayatta kalma mücadelesi veren bir grup beyaz kadının hikayesini anlatırken, dönemin toplumsal ve tıbbi etiğe aykırı uygulamalarına da ışık tutuyor. Yazarın kendi memleketinde geçen bu hikaye, Mississippi'nin sosyo-ekonomik yapısının ve sağlık hizmetlerindeki eşitsizliklerin acımasız bir portresini çiziyor.
Stockett'in bu yeni eseri, özellikle kadınların bedenleri üzerindeki rıza dışı müdahaleler konusunu cesurca ele alıyor. Kitapta anlatılan, kadınların apandisit gibi nispeten basit bir ameliyat için hastaneye yatırılıp, taburcu olduklarında kısırlaştırıldıklarını fark etmeleri, o dönemde Amerika Birleşik Devletleri'nde yaygın olan "öjenik" (ırk ıslahı) hareketinin bir yansımasıdır. Bu uygulamalar, genellikle yoksul, azınlık mensubu veya "topluma yük" olarak görülen kadınları hedef alıyordu. Hastaneye yatış formlarına gizlice eklenen veya hastaların yeterince bilgilendirilmeden imzaladığı belgelerle yapılan bu kısırlaştırmalar, insan hakları ve tıbbi etik açısından derin yaralar açmıştır. Roman, bu kişisel trajedileri, dönemin toplumsal ve politik atmosferi içinde anlamlandırmaya çalışıyor.
Tarihin Karanlık Sayfaları: Öjenik ve Zorla Kısırlaştırma Programları
Amerika Birleşik Devletleri'nde 20. yüzyılın başlarından ortalarına kadar uygulanan zorla kısırlaştırma programları, öjenik hareketinin acı bir mirasıdır. "İnsan ırkını iyileştirme" iddiasıyla ortaya çıkan bu sözde bilimsel akım, özellikle zihinsel engelli, yoksul, suçlu kabul edilen veya azınlık gruplarına mensup bireylerin üremesini engellemeyi amaçlıyordu. 1907'de Indiana eyaletinde başlayan bu uygulamalar, kısa sürede 32 eyalete yayıldı. Yüksek Mahkeme'nin 1927'deki Buck v. Bell kararı, "üç kuşak aptallığın yeterli olduğu" gerekçesiyle zorla kısırlaştırmanın anayasaya uygun olduğuna hükmederek, bu insanlık dışı uygulamaların önünü açtı. 1970'lere kadar devam eden bu programlar kapsamında, ABD genelinde tahminen 60.000 ila 70.000 kişi zorla kısırlaştırıldı.
Mississippi gibi güney eyaletleri, bu programların en yoğun uygulandığı yerlerdendi. Yoksulluk ve ırkçılığın kol gezdiği bu bölgelerde, özellikle siyahi kadınlar ve diğer marjinalize edilmiş topluluklar, tıbbi otoritelerin ve devletin hedefi haline geldi. Hastanelerde, klostrofobi veya apandisit gibi önemsiz şikayetlerle gelen kadınlara, rızaları alınmadan veya tam olarak bilgilendirilmeden "histerektomi" (rahim alma) veya "tübektomi" (tüpleri bağlama) gibi kısırlaştırma operasyonları yapılıyordu. Bu operasyonlar genellikle "tedavi" veya "sağlık faydası" olarak sunuluyor, ancak asıl amaç, bu kadınların çocuk sahibi olmasını engellemekti. Bu durum, sadece bireylerin üreme haklarını değil, aynı zamanda temel insan onurunu ve bedensel bütünlüğünü de ihlal eden korkunç bir uygulamaydı.
Edebiyatın Gücü ve İnsan Hakları Mirası
Kathryn Stockett'in El club de les indomables gibi romanlar, tarihin bu utanç verici dönemlerini yeniden gündeme getirerek, toplumsal hafızanın canlı kalmasına yardımcı oluyor. Edebiyat, kuru tarihsel gerçeklerin ötesine geçerek, bu olayların bireyler üzerindeki derin ve yıkıcı etkilerini okuyucuya aktarma gücüne sahiptir. Bu tür eserler, sadece geçmişi anlamakla kalmıyor, aynı zamanda günümüzdeki tıbbi etik, hasta hakları ve devletin bireyler üzerindeki yetkisi gibi konularda da önemli tartışmaları tetikliyor. İspanya ve Katalonya'da yayınlanan bu roman, evrensel bir insan hakları meselesini farklı kültürlerdeki okuyucularla buluşturuyor.
Bu romanın ortaya koyduğu meseleler, sadece Amerika'nın geçmişine ait değildir; dünyanın birçok yerinde, farklı biçimlerde de olsa benzer ihlallerin yaşandığı veya yaşanma potansiyelinin olduğu gerçeğini hatırlatır. Türkiye'de de geçmişte ve günümüzde, özellikle engelli bireyler veya azınlık gruplarına yönelik rıza dışı tıbbi müdahalelerle ilgili tartışmalar zaman zaman gündeme gelmiştir. Bu nedenle, Stockett'in eseri, bedensel özerklik, bilgilendirilmiş rıza ve insan haklarının kırılganlığı üzerine küresel bir uyarı niteliğindedir. Edebiyat, adaletsizlikleri hatırlatarak ve mağdurların sesini duyurarak, gelecekte benzer trajedilerin yaşanmasını önlemede kritik bir rol oynamaya devam edecektir.


