İsveç'in Örebro Üniversitesi'nde toplumsal cinsiyet çalışmaları profesörü olan ve Marksizm ile feminist teori alanında uzmanlaşmış Evelina Johansson, COVID-19 pandemisi sırasında yaşadığı kişisel zorluklar sonucu radikal bir düşünce akımını yeniden gündeme getirdi: Aile abolisyonizmi. Kısa aralıklarla iki çocuk sahibi olduktan ve pandemi kısıtlamalarıyla evine kapanmak zorunda kaldıktan sonra "çökmüş ve çok yorgun" hissettiğini belirten Johansson, bu deneyiminin ardından evin toplumdaki rolünü araştırmaya ve aile abolisyonizmi literatürüne dalmaya başladı. Bu düşünce akımı, sevgi, şefkat veya birlikte yaşama son vermeyi savunmak yerine, bakım hizmetlerinin özelleştirilmesine ve hayatta kalmak için küçük bir birim olan aileye bazen zorunlu hale gelen bağımlılığa karşı çıkıyor. Temelinde, herkesin kimden doğduğuna bakılmaksızın koşulsuz ve kolektif bir destek, gıda ve barınma ağına erişebildiği bir dünya vizyonu yatıyor.
Johansson'ın kişisel hikayesi, modern aile yapısının özellikle kadınlar üzerindeki ağır yükünü gözler önüne seriyor. Pandemi döneminde milyonlarca ebeveyn, özellikle anneler, evde çocuk bakımı, ev işleri ve çoğu zaman uzaktan çalışma gibi çoklu sorumluluklarla başa çıkmak zorunda kaldı. Bu durum, mevcut aile modelinin bireyler üzerindeki fiziksel ve zihinsel yıpratıcı etkilerini belirginleştirdi ve pek çok kişinin, kaynak haberde de belirtildiği gibi, "tünelden çıkış yolu" arayışına girmesine neden oldu. Johansson'ın Marksizm ve feminist teoriye olan hakimiyeti, bu kişisel deneyimi daha geniş bir toplumsal ve ekonomik çerçevede ele almasına olanak tanıdı.
Aile abolisyonizmi kavramı, ilk bakışta yıkıcı ve hatta ürkütücü gelse de, savunucuları bunun mevcut toplumsal normlara yönelik derinlemesine bir eleştiri olduğunu vurgular. Bu akım, bireyler arasındaki duygusal bağları veya sevgiye dayalı ilişkileri ortadan kaldırmayı hedeflemez; aksine, bakım hizmetlerinin, çocuk yetiştirmenin ve yaşlıların gözetiminin neden sadece çekirdek ailenin sorumluluğunda olması gerektiğini sorgular. Temel argüman, bu tür hayati işlevlerin özelleştirilmesinin, genellikle kadınlar üzerinde orantısız bir yük oluşturduğu ve sosyal eşitsizlikleri derinleştirdiğidir.
Bu düşünce, bireylerin sadece biyolojik ailelerine bağımlı olmadan, geniş ve kapsayıcı bir topluluk ağı içinde destek bulabildiği bir sistemi öngörür. Bu kolektif yaklaşım, çocukların daha geniş bir sosyal çevrede büyümesini, yaşlıların yalnızlık çekmeden toplumun bir parçası olarak kalmasını ve her bireyin, ekonomik durumu veya ailevi yapısı ne olursa olsun, temel ihtiyaçlarının karşılandığı güvenli bir ortamda yaşamasını amaçlar. Böylece, küçük bir aile biriminin üzerine binen tüm ekonomik, sosyal ve duygusal baskının hafifletilmesi hedeflenir.
Ailenin Tarihsel Kökenleri ve Modern Sorgulamalar
Aile abolisyonizmi fikri, aslında yeni bir kavram değildir ve kökenleri 19. yüzyılın ütopyacı sosyalistlerine ve Marksist düşünürlere kadar uzanır. Friedrich Engels'in "Ailenin, Özel Mülkiyetin ve Devletin Kökeni" adlı eseri, ailenin tarihsel olarak nasıl evrildiğini ve özel mülkiyetin ortaya çıkışıyla nasıl bir kuruma dönüştüğünü analiz eder. Engels, çekirdek ailenin, kapitalist sistemde mülkiyetin miras yoluyla aktarılması ve işgücünün yeniden üretimi için bir araç olarak işlev gördüğünü öne sürer. 20. yüzyılda ise radikal feministler, ailenin ataerkil yapısını ve kadınların ev içi emek sömürüsünü pekiştiren bir kurum olarak eleştirisini sürdürmüşlerdir.
Günümüzde ise geleneksel aile yapısı, demografik değişimler, ekonomik zorluklar ve toplumsal beklentilerin evrimiyle birlikte ciddi baskılar altındadır. Batı ülkelerinde ve Türkiye'de de gözlemlenen tek ebeveynli hane halklarının artışı, çift gelirli ailelerin yaygınlaşması, yaşlı nüfusun artması ve çocuk bakımı krizleri, çekirdek ailenin tek başına tüm bu yükleri taşıma kapasitesini sorgulatıyor. Örneğin, İspanya'da yüksek genç işsizliği ve konut maliyetleri, gençlerin ebeveynleriyle daha uzun süre yaşamak zorunda kalmasına neden olurken, bu durum geleneksel aile bağlarını güçlendiriyor gibi görünse de, aynı zamanda bireylerin bağımsızlaşmasını geciktiriyor ve aileler üzerindeki ekonomik yükü artırıyor. Türkiye'de de benzer şekilde, kentleşme ve kadınların iş gücüne katılımı artarken, geleneksel aile yapısı ile modern yaşamın getirdiği beklentiler arasında bir gerilim yaşanıyor. Bakım hizmetlerinin yetersizliği, özellikle kadınların kariyer gelişimini engelleyen önemli bir faktör olmaya devam ediyor.
Türkiye ve İspanya Bağlamında Bakım Ekonomisi ve Toplumsal Destek
Bakım ekonomisi, yani çocuk, yaşlı ve hasta bakımı ile ev işleri gibi genellikle ücretsiz ve görünmez kalan emek, küresel ekonominin önemli bir parçasıdır ve büyük ölçüde kadınlar tarafından üstlenilir. Aile abolisyonizmi savunucuları, bu emeğin toplumsallaştırılması ve devlet ya da topluluklar tarafından karşılanması gerektiğini savunur. Türkiye'de "mahalle" kültürü ve "imece" (yardımlaşma) geleneği gibi kavramlar, aslında kolektif destek ve dayanışmanın tarihsel örneklerini sunar. Ancak modern yaşamda bu yapılar zayıflamış, bakım yükü büyük ölçüde çekirdek aileye, özellikle de kadınlara kalmıştır. İspanya'da da benzer şekilde, aile bağları güçlü olsa da, kamu bakım hizmetlerinin yetersizliği, kadınların işgücüne katılımını ve kariyer gelişimini olumsuz etkilemektedir.
Bu tartışma, ailenin tamamen ortadan kaldırılması yerine, daha çok aile kavramının yeniden tanımlanması ve toplumsal destek mekanizmalarının güçlendirilmesi üzerine odaklanmaktadır. Uzmanlar, ailenin bireyler için duygusal bir sığınak ve kimlik kaynağı olarak önemini yadsımadan, mevcut yapının yarattığı eşitsizlikleri ve yükleri azaltacak çözümler üretmenin elzem olduğunu belirtiyor. Bu, devlet destekli kreşler, yaşlı bakım merkezleri, esnek çalışma modelleri ve topluluk temelli destek ağları gibi çeşitli uygulamaları içerebilir. Amaç, herkesin temel ihtiyaçlarının karşılandığı, sevgi ve şefkatin daha geniş bir toplumsal ağ içinde paylaşıldığı, zorunlu bağımlılıkların azaldığı ve bireylerin tam potansiyellerine ulaşabildiği bir toplum inşa etmektir.
Sonuç: Aile Kavramını Yeniden Düşünmek
Evelina Johansson'ın kişisel deneyiminden yola çıkarak gündeme getirdiği aile abolisyonizmi tartışması, modern toplumların karşı karşıya olduğu önemli bir sorunu, yani bakım yükünün dağılımını ve bireylerin toplumsal destek ihtiyacını çarpıcı bir şekilde ortaya koymaktadır. Bu radikal fikir, ailenin geleneksel rolünü sorgularken, aslında daha kapsayıcı, eşitlikçi ve sürdürülebilir toplumsal yapılar arayışının bir parçasıdır. Tartışma, aile bağlarının tamamen yok edilmesi değil, aksine, sevgi ve dayanışmanın yalnızca biyolojik bir birime hapsolmadan, daha geniş bir topluluk tarafından paylaşıldığı, herkesin güvende ve desteklenmiş hissettiği bir geleceğin nasıl inşa edilebileceği üzerine düşünmeye davet ediyor. Bu tür bir sorgulama, politikacıları ve sivil toplum kuruluşlarını, başta çocuk ve yaşlı bakımı olmak üzere, toplumsal bakım hizmetlerini güçlendirmeye ve bireyler üzerindeki yükü hafifletmeye yönelik yenilikçi çözümler geliştirmeye teşvik edebilir.



