Amerika Birleşik Devletleri Yüksek Mahkemesi, geçtiğimiz günlerde aldığı tartışmalı bir kararla, eyaletlerin reşit olmayanlara yönelik "dönüşüm terapileri"ni yasaklayamayacağına hükmetti. Bu karar, cinsel yönelim veya cinsiyet kimliğini değiştirmeyi amaçlayan ve Birleşmiş Milletler tarafından işkence olarak nitelendirilen bu uygulamaların yasal statüsü üzerine süregelen tartışmaları yeniden alevlendirdi. Yüksek Mahkeme'nin bu adımı, LGBTQ+ hakları savunucuları ve tıp uzmanları arasında büyük bir endişe yaratırken, bazı dini ve muhafazakar çevreler tarafından "ifade özgürlüğünün" korunması olarak değerlendirildi.
Karar, özellikle bu tür terapileri yasaklamış olan Kaliforniya, New Jersey ve Maryland gibi eyaletlerdeki yasal durumu doğrudan etkileyecek. Mahkeme, bu eyaletlerin yasaklarının, terapistlerin konuşma özgürlüğünü ihlal ettiği gerekçesiyle Anayasa'ya aykırı olduğuna kanaat getirdi. Bu hüküm, reşit olmayanların ruh sağlığı ve refahı konusunda devletin koruyucu rolü ile bireysel özgürlükler arasındaki hassas dengeyi bir kez daha sorgulatıyor. Uzmanlar, bu kararın, savunmasız gençleri potansiyel olarak zararlı ve bilimsel dayanağı olmayan uygulamalara karşı savunmasız bırakabileceği konusunda uyarıyor.
Dönüşüm terapileri, bireylerin cinsel yönelimlerini (genellikle eşcinsellik veya biseksüellik) veya cinsiyet kimliklerini (transseksüellik) değiştirmek amacıyla uygulanan psikolojik, manevi veya fiziksel müdahaleler bütünüdür. Bu uygulamalar genellikle danışmanlık, dini telkinler, davranışsal teknikler ve hatta bazı durumlarda tıbbi olmayan girişimleri içerebilir. Ana akım tıp ve psikoloji kuruluşları, bu terapilerin bilimsel bir temeli olmadığını, etkisiz olduğunu ve sıklıkla depresyon, anksiyete, kendine zarar verme ve intihar düşünceleri gibi ciddi psikolojik zararlara yol açtığını defalarca belirtmişlerdir.
Dönüşüm Terapilerinin Tarihsel Arka Planı ve Uluslararası Tepkiler
Dönüşüm terapilerinin kökenleri, eşcinselliğin bir akıl hastalığı olarak görüldüğü 20. yüzyılın başlarına kadar uzanır. Psikiyatri ve psikoloji alanındaki gelişmelerle birlikte, eşcinselliğin bir hastalık olmadığı ve tedavi gerektirmediği bilimsel olarak kanıtlanmıştır. Amerikan Psikiyatri Birliği (APA) 1973'te eşcinselliği ruhsal hastalıklar listesinden çıkarmış, ardından diğer büyük tıp ve ruh sağlığı kuruluşları da benzer adımlar atmıştır. Günümüzde Dünya Sağlık Örgütü (DSÖ) dahil olmak üzere uluslararası sağlık otoriteleri, bu tür terapileri etik dışı ve zararlı bulmaktadır.
Birleşmiş Milletler (BM), dönüşüm terapilerini "işkence" ve "zalimane, insanlık dışı veya aşağılayıcı muamele" olarak tanımlayan raporlar yayınlamıştır. BM İşkenceye Karşı Komite, bu uygulamaların bireylerin onurunu ve bütünlüğünü ihlal ettiğini, ciddi fiziksel ve psikolojik acılara neden olduğunu vurgulamıştır. Uluslararası insan hakları hukuku, devletlerin işkenceyi ve kötü muameleyi önleme yükümlülüğünü açıkça belirtirken, ABD Yüksek Mahkemesi'nin bu kararı, uluslararası insan hakları standartlarıyla çelişen bir durum yaratmaktadır.
İspanya ve Türkiye'de Dönüşüm Terapileri: Durum ve Etkileri
ABD'deki bu gelişme, Avrupa ve diğer bölgelerdeki tartışmaları da yakından ilgilendiriyor. İspanya'da, dönüşüm terapilerine karşı önemli adımlar atılmıştır. Catalunya (Katalonya), Valencia ve Madrid gibi birçok özerk topluluk, bu uygulamaları yasaklayan kendi yasalarını çıkarmıştır. İspanya ulusal hükümeti de, 2023 yılında yürürlüğe giren ve "Ley Trans" (Trans Yasası) olarak bilinen yasa kapsamında, cinsel yönelim veya cinsiyet kimliğini değiştirmeyi amaçlayan her türlü tıbbi veya psikolojik müdahaleyi yasaklamıştır. Bu yasa, bireylerin kendi cinsiyet kimliklerini beyan etme haklarını güvence altına alırken, dönüşüm terapilerini de açıkça yasa dışı ilan ederek, İspanya'yı bu konuda Avrupa'nın öncü ülkelerinden biri haline getirmiştir. İspanya'da bu tür uygulamaları yapanlara ağır para cezaları ve diğer yaptırımlar uygulanabilmektedir.
Türkiye'de ise dönüşüm terapileri hakkında doğrudan bir yasal düzenleme bulunmamaktadır. Bu durum, bu tür uygulamaların genellikle dini cemaatler, bazı psikologlar veya "kişisel gelişim" adı altında faaliyet gösteren merkezler tarafından denetimsiz bir şekilde yürütülmesine zemin hazırlamaktadır. Türkiye'de LGBTQ+ bireylerin hakları konusunda yasal korumaların yetersiz olması ve toplumsal önyargıların yaygınlığı, bu tür terapilere maruz kalan bireylerin savunmasızlığını artırmaktadır. Yasal boşluk, mağdurların hak arama süreçlerini zorlaştırmakta ve bu uygulamaların yaygınlaşmasına davetiye çıkarmaktadır. Uzmanlar, Türkiye'nin de bu konuda uluslararası standartlara uygun yasal düzenlemeler yapması gerektiğini savunmaktadır.
ABD Yüksek Mahkemesi'nin kararı, dünya genelindeki LGBTQ+ hakları mücadelesinde bir gerileme olarak yorumlanmaktadır. Karar, özellikle reşit olmayan bireylerin korunması konusunda devletin sorumluluğunu zayıflatma potansiyeli taşımaktadır. Aktivistler, bu kararın, gençlerin ruh sağlığına yönelik ciddi tehditler oluşturacağını ve nefret gruplarının bu tür "terapileri" daha rahat bir şekilde pazarlamasına olanak tanıyacağını belirtiyor. Önümüzdeki dönemde, eyaletlerin bu karara karşı yeni yasal stratejiler geliştirmesi veya federal düzeyde yeni düzenlemeler için baskı yapması beklenmektedir. Bu karar, sadece ABD'de değil, tüm dünyada insan hakları, çocuk koruma ve bilimsel etik arasındaki gerilimi yeniden gündeme taşımıştır.



