Avrupa Birliği (AB) üye devletleri arasında uzun süredir tartışılan ve İspanya'nın dönem başkanlığı sırasında onaylanan yeni AB Göç ve İltica Paktı, 12 Haziran itibarıyla tam olarak yürürlüğe giriyor. İki yıllık geçiş süresinin sona ermesiyle birlikte, bu yeni düzenleme tüm Birlik genelinde uygulanmaya başlanacak. Paktın temel amacı, Birlik dışından gelen düzensiz göçmen girişlerini engellemek ve yasal koruma hakkına sahip olmayan kişilerin geri dönüş süreçlerini hızlandırmak olarak belirlendi. Ancak, insan hakları örgütleri ve bazı uzmanlar, bu paktın "sınır nekropolitikasına" (ölüm politikası) doğru atılmış bir adım olduğunu ve göçmenlerin insan onurunu göz ardı ederek sadece kontrol ve sert tedbirlere odaklandığını savunuyor. Barselona'daki Universitat Pompeu Fabra (UPF) Uluslararası Kamu Hukuku ve Uluslararası İlişkiler Doçenti Sílvia Morgades, bu sürecin olası sonuçlarını derinlemesine inceleyen akademisyenlerden biri olarak öne çıkıyor.
Yeni paktın en tartışmalı maddelerinden biri, AB sınırlarında kurulacak olan ve göçmenlerin hukuken Avrupa topraklarında sayılmayacağı "hayali alanlar" (fiction that migrants are not in Europe) kavramıdır. Bu alanlar, düzensiz yollarla gelen göçmenlerin iltica başvurularının değerlendirileceği veya geri dönüş işlemlerinin yapılacağı yerler olarak tasvir ediliyor. Amaç, göçmenlerin Avrupa Birliği topraklarına yasal olarak adım atmadan önce statülerinin belirlenmesi ve böylece üye devletlerin üzerindeki yükün hafifletilmesi. Ancak, insan hakları savunucuları, bu uygulamanın uluslararası hukukun temel prensiplerinden olan "geri göndermeme" ilkesini ve iltica hakkını zedeleyebileceği konusunda ciddi endişeler taşıyor. Bu tür alanların, göçmenlerin hak arayışlarını kısıtlayıcı bir etki yaratmasından ve şeffaflıktan uzak bir yargılama süreci doğurmasından korkuluyor.
Pakt aynı zamanda, üye devletler arasında bir "dayanışma mekanizması" öngörüyor. Buna göre, göç baskısı altında kalan ülkelere (özellikle Güney Avrupa ülkelerine) diğer üye devletler ya göçmen kabul ederek ya da finansal destek sağlayarak veya geri dönüş operasyonlarına katkıda bulunarak yardımcı olacak. Ancak, bu mekanizmanın "gönüllülük" esasına dayanması ve özellikle Doğu Avrupa ülkelerinin göçmen kabul etme konusundaki isteksizliği, sistemin etkinliği hakkında soru işaretleri yaratıyor. İnsan hakları örgütleri, bu tür bir dayanışmanın, göçmenlerin insan hakları yerine ulusal çıkarlar ve siyasi hesaplaşmalar üzerinden şekillenmesinden endişe ediyor. UPF'den Sílvia Morgades gibi uzmanlar, paktın hukuki boşlukları ve etik açmazları nedeniyle uzun vadede sürdürülebilir bir çözüm olmaktan uzak olduğunu belirtiyor.
Göç Krizi ve AB'nin Politik Dönüşümü
AB'nin göç politikalarındaki bu sertleşme, özellikle 2015'teki büyük göç krizi sonrası yaşanan deneyimlerin bir sonucu olarak ortaya çıktı. O dönemde, yüz binlerce sığınmacının Avrupa'ya akın etmesi, Dublin Yönetmeliği gibi mevcut sistemlerin yetersizliğini gözler önüne sermişti. Üye devletler arasında göçmenlerin dağıtımı konusunda yaşanan anlaşmazlıklar ve sınır ülkelerinin tek başına bırakılması, AB'yi yeni ve daha kapsamlı bir çözüm arayışına itti. Bu yeni pakt, bir yandan düzensiz göçü kontrol altına alma hedefini güderken, diğer yandan da üye ülkeler arasındaki sorumluluk paylaşımını yeniden tanımlamayı amaçlıyor. İspanya'nın AB dönem başkanlığı sırasında paktın onaylanması, ülkenin kendi göç deneyimi (özellikle Kuzey Afrika'dan gelen göçmen akınları ve Kanarya Adaları'ndaki yoğunluk) göz önüne alındığında sembolik bir önem taşıyor. İspanya, AB'nin dış sınırlarından biri olarak, bu tür düzenlemelerin doğrudan etkilerini yaşayan bir ülke konumunda.
Bu paktın Türkiye ile olan ilişkilerde de önemli yansımaları olması bekleniyor. Türkiye, AB için uzun süredir bir "tampon bölge" veya "kapıcı" rolü üstleniyor ve 2016'da imzalanan AB-Türkiye göç anlaşması, bu ilişkinin en somut örneğiydi. Yeni paktın geri dönüşleri hızlandırma ve düzensiz göçü engelleme hedefleri, AB'nin Türkiye gibi komşu ülkelere olan dışsallaştırma politikasını daha da güçlendirebilir. Bu durum, Türkiye'nin kendi göç yükünü artırabileceği gibi, AB ile olan ilişkilerde de yeni pazarlık alanları yaratabilir. Uluslararası Göç Örgütü (IOM) verilerine göre, AB'ye yönelik düzensiz göç girişimleri son yıllarda değişkenlik gösterse de, özellikle Akdeniz rotasında riskli geçişler devam ediyor. Paktın, bu geçişleri ne ölçüde azaltacağı ve insan hakları ihlallerini önleyebileceği ise büyük bir soru işareti olarak duruyor.
Etik İkilemler ve Geleceğe Yönelik Beklentiler
AB Göç ve İltica Paktı'nın tam yürürlüğe girmesi, Avrupa'nın göç politikalarında yeni bir dönemin başlangıcını işaret ediyor. Ancak bu dönem, beraberinde ciddi etik ve hukuki ikilemleri de getiriyor. "Hayali alanlar" gibi kavramlar, uluslararası hukukun temel taşlarından olan egemenlik ve insan hakları prensiplerini zorluyor. İnsan hakları örgütleri, bu paktın, göçmenleri "istenmeyenler" olarak damgalayarak insani muamele yerine caydırıcılığı ön plana çıkardığını ve böylece AB'nin kurucu değerleriyle çeliştiğini savunuyor. Bu durum, Avrupa'nın hem içindeki hem de dışındaki paydaşlarla ilişkilerini şekillendirecek önemli bir test niteliğinde. Paktın uzun vadede göç akışlarını ne ölçüde düzenleyebileceği, insan hakları ihlallerini önleyip önleyemeyeceği ve AB içinde gerçek bir dayanışma ruhu yaratıp yaratamayacağı, önümüzdeki dönemde yakından izlenmesi gereken konular arasında yer alıyor.



